Sen+Ben = Biz

Sen+Ben = Biz

Sen ve ben, siz ve ben biz olmalıyız. Birlikte ve beraberce biz olmalıyız. Biz olma basamakları ise birlikte geçilebilir ancak. Birlikte yaşayarak. Birlikte yaşama; farklı inanç, din, düşünce, mezhep, grup, cemaat ve kültürden insanların aynı toplumsal atmosferde kendi inanç, din, düşünce ve

Sen+Ben = Biz

 

Sen ve ben, siz ve ben biz olmalıyız. Birlikte ve beraberce biz olmalıyız. Biz olma basamakları ise birlikte geçilebilir ancak. Birlikte yaşayarak.

Birlikte yaşama; farklı inanç, din, düşünce, mezhep, grup, cemaat ve kültürden insanların aynı toplumsal atmosferde kendi inanç, din, düşünce ve kültürlerini koruyarak bir arada yaşama pratiklerini ifade eder. Birlikte yaşama konusu, genelde insanlığın özelde ise Müslüman toplumların karşılaştıkları yegâne sorundur.

Müslüman âlimler ve düşünürler, insanların birlikte yaşama zorunluluğunu birçok kez dile getirmişlerdir. Farabi “el medinetül fazıla” (erdemli ülke) adlı ünlü eserinde “insanın birlikte yaşamaya ihtiyacı” anlamında bir başlık açar ve burada, her bireyin kendisi için gerekli şeyleri tek başına elde etmesinin mümkün olmadığı, bundan dolayı insanların toplulukları oluşturmayı ve birbirleriyle yardımlaşmayı sağlayacak bir fıtratta yaratıldığını belirtir.

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّلْعَالِمِينَ“Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması, O’nun varlığının belgelerindendir. Doğrusu bunlarda, bilenler için dersler vardır.” Rum-22

Birlikte yaşama konusunu en baştan ele alacak olursak zıttı olan “cahiliye deki ayrıştırma kültüründen” bahsetmeliyiz. Bu dönem hakkında ilk yazılı kaynak olma özerliğini taşıyan kuran ı kerim, başta olmak üzere ilgili kaynakların verdiği bilgilere göre cahiliye kültürü bencil, çatışmacı, intikamcı, ayrıştırıcı sonuçta zulüm ve şiddet üreten bir karaktere sahipti. İslam’ın geldiği Hicaz coğrafyasında yaşayan Arapların İslam’dan önce yüzyıllar boyunca kabileyi aşan toplumsal birlik ve devlet kuramamalarının ana sebeplerinden biride bu şiddet içerikli ve çatışmacı ahlak zihniyetiydi.

Bundan dolayıdır ki İslam ve Hz. Peygamber öncelikle bu zihniyeti ve onun ürettiği putperestliği ve sözde tanrıların asılsız ve değersiz olduğunu, bu batıl inancın insanlara yüksek bir ahlak kazandırmadığını, aksine yığınla toplumsal sorunlar ürettiğini anlattı. Peygamber efendimiz, insanları hakka uymaya çağırdı, bunun için kişisel, ırki ve kabilevi menfaat ve iktidar hırsını yatıştırmayı amaçladı; asabiyet denilen ırkçılık davalarına son verilmesi için çabaladı.

Cahiliye de kabile tarzında sosyal ve siyasi nizamın esası asabiyettir. Bu bağlılık kabile üyelerinin baba tarafından akraba olan veya genelde yakın-uzak akrabalarını, “haklı veya haksız olsun” her zaman, her durumda savunmak demektir.  Asabiyet duygusu, bir taraftan kabilenin varlığı ve ruhunu şekillendirirken diğer taraftan hakkın hukukun bir yönetim olmuştur. Bu yönetim şekli Arapların sosyal yapısını oluşturmuştur.

Aslında İslam öncesi dönemde ki ayrışma ve çatışmaların arkasında, insanlığın tarihin de neredeyse hiç eksik olmayan, günümüzde de türlü şekiller de tezahür eden ve giderek küresel bir tehdide dönüşen vahşi bencillik, hoyrat bireyselcilik, sınırını hukuk ve ahlak ilkeleri yerine kaba gücün belirlediği ilkel özgürlük gibi köklü ve aynı zaman da yıkıcı eğilimler bulunmaktaydı.

Hz. peygamber İslam’ın ideali olan insan yapısını sağlamak için çok çaba sarf etmiştir. Allah ayetin de “hep birlikte Allah’ın ipine (kuran a ve İslam a)sımsıkı sarılın bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size bahşettiği nimetleri hatırlayın. Hani bir zamanlar birbirinizin düşmanları idiniz sonrasın da Allah gönüllerinizi kaynaştırdı ve onun inayeti sayesin de kardeşler oldunuz. Bir ateş çukurunun tam kenarın da bulunurken oradan sizi Allah kurtardı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız” (âli İmran 103)

Hz. peygamber Medine ye geldiği zaman üç grup insanla karşılaştı. Birinci grup, Mekke den gelen göçmenler ( muhacirler), ve yerli Medinelilerden (ensar) oluşan Müslümanlardır. İkinci grup medinedeki evs ve hazreç kabileleri, üçüncü grup da Yahudilerdi.

Efendimiz köklü bir değişime yol açtı. İnsanların statülerini bozmadan Yahudi ye sen Yahudi sin, Medineli halka sen Medinelisin, demeden onlara bir düşmanlık siyaseti gütmeden ortak kaygıları olan Medine de birleşmeyi öneriyor herhangi bir savunma gereksinimin de birlik olmayı hedefliyordu. İnsanı onure eden insana önem katan bir birlikte yaşama sözleşmesi ile bu taslağı oluşturdu.

Öyle görünüyor ki Hz. peygamberin Medine de yapmaya çalıştığı, kabile esasına dayalı toplumsal yapının içerisinde ahlak ve adalet değerlerine dayalı bir şehir-devlet yapısı çıkarma girişimiydi.

Müslüman olmak, sadece bireysel plan da olup biten bir şey değildir, bilakis bireyselliği aşan bir yapılanma, bir tür örgütlenme bir inananlar topluluğu oluşturmak da bu Müslümanlığın olmazsa olmaz bir parçasıdır. Yeryüzüne yönelik vahiy merkezli bir proje olan İslam, ancak bu şekilde müminlerden oluşan bir ümmet aracılığıyla hayata geçirilebilir. Bu ümmet, birlikte yaşama bilinciyle olacaktır.

Birlikte yaşamanın, anlam dünyasına girmek istediğimiz de, aslında insan gerçekliği ile karşılaşırız. İnsan gerçekliği de bizi toplumsal hayata, birlikte yaşamaya götürür. O halde birlikte yaşama gerçekte insanın zorunlu olarak toplumsal varlık oluşuyla doğruda ilgilidir. İnsan olmak esasen toplumsal varlık demektir. Görüldüğü gibi birlikte yaşamak, insan için zorunlu bir durumu ifade etmektedir. Birlikte yaşama denildiğinde farklı insan tiplerinin, farklı düşünen, inanan ve yaşayan insanların bir arada yaşaması belli ortak paydalarda buluşarak toplumsal hayat içinde varlıklarını sürdürmeleri anlaşılırsa, o takdir de toplumsal hayat farklılıklarla birlikte yaşamak anlamına gelir.

Çağımız da birlikte yaşamanın durumuna biraz yakından bakılmak istenirse, görülür ki bütün dünya da küresel ölçekte önemli ve iç içe problemlerle karşı karşıyayız. Bir arada yaşamanın içeriğine niteliğine gelince; sosyolojik perspektifle bakıldığın da görüleceği üzere adeta bin bir türlü grup, cemaat, ekonomik düzey, renk, din, ırk, inanç, kültür, mezhep, hareket, tarikat olduğuna göre insanlık oldukça karmaşık ve baş edilmesi de belli güçlükler taşıyan bir durumla karşı karşıyadır. Nitekim o kadar çok çoğulculuk, çok kültürlülük, demokrasi ve insan hakları ve özgürlüklerinden bahsedildiği halde fiziki çatışma, savaş, şiddet, mahrumiyet, zulüm, adaletsizlik, ayrımcılık ve eşitsizlik gibi ötekileştirmeyi, ayırmayı beraberin de getiren olumsuz ilişki biçimleri çok ciddi bir biçimde insanlığın önünde büyük bir problem olarak durmaktadır.

Belirtildiği gibi günümüz toplumların da bir arada yaşama edebiyatı oldukça zengindir. Ancak bu zenginlik sadece laf zenginliğinden ibarettir. Gerek İslam ülkelerin de gerekse Müslüman camia da büyük bir hastalık vardır. Bu hastalık özellikle cemaatleşmeler ve cemaatlerin cemaatçiliklere dönüşmesi noktasıdır. Müslümanım diyenlerin dahi gözlerinin kendi gruplarından başkasını görmez olmuştur. Durum şu anda kendi grubu dışındakini yok sayma boyutundadır. Müslümanım diyenlere bile artık ırkıyla müdahale eder olunmuştur. Daha evvelin de ülkemizin doğusunda yaşanan küresel bir ırk sorununun temeli de budur. Varlığının birbirine muhtaç olan ırkların göz önünde bulunması en büyük etkidir. Oysaki Allah (c.c) milliyetçilik hissiyatını lanetlemiştir. Bugün modern dünyada ve dâhilinde ülkemizde barış içinde birlikte yaşama ne kadar vurgu yapılırsa yapılsın maalesef tam tersine ötekileştirme ciddi boyutlarda gerçeklik bulmaktadır.

Hayatlarından koparılan buralara itilen biz gibi olan bence muhacir genel literatürde mülteci kardeşlerimize yapılan “öteki” tiplemesi. Nasıl da unutmuşuz aynı karından geldiğimizi oysa ki buna zıt olarak Kur-an’da Rabb’iniz birdir, babanız birdir, hepiniz Adem (a.s)’densiniz. Âdem’de topraktan yaratılmıştır. Hiç kimsenin başkası üzerine soy sop üstünlüğü yoktur. Allah (c.c.) katında üstünlük ancak takva iledir der.

Ve veda hutbesinde Allah’ın elçisi ey Müslümanlar yerine ey insanlar diyerek seslenerek şöyle bir çeşitliliği önemsemiştir. Farklı ırklara, renklere, kültürlere mensup insanların huzur ve güven içerisinde yaşayabilmesini önemsemiştir. Medine sözleşmesi ve Veda Hutbesi ile bu gayeyi ortaya koymuştur. Zaten Müslüman da elinden, dilinden emin olunandır.

Bu farklılıkları var eden hiç bunların düşmanlık veya nefret nedeni yapılmasına rıza gösterir mi? Tam tersine ilahi irade bunların tanışmaya hayırlı işlerde bulunmaya, yardımlaşmaya, işbirliğine ve insanlık namına ortak yararların ve maslahatların gerçekleştirilmesine vesile olmasını istemektedir.

Bizlerinde yaşamının olmazsa olması budur. Artık kardeşliğimize duygu döşemenin vaktidir. Artık farklılıkların;  zenginlikler olma vaktidir. Sizler benim adı konulmamış dava ortağımsınız. Hadi birlikte, beraberce “bir olalım” bir olmada gayeyi birlikte yaşama sayalım.

 

 

hayrunnisa akça

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp