“Sen sadece ayakkabı yap!”

“Sen sadece ayakkabı yap!”


70’li yılların başlarıydı. Rahmetli Üstat Necip Fazıl’a ezile-büzüle benim “şiir” dediğim karalamalarımı göstermiştim.

Şöyle bir baktıktan sonra, bana dönmüş ve “Volter’i bilir misin?” diye sormuştu. Tanımama şansım var mıydı hiç, ilkokuldan beri kafalarımızı “gâvur” hayranlığıyla doldurmuşlardı. Ama Üstad’ın karşısında iddialı olmamak gerekiyordu:

“Birazcık bilirim” diye cevap verdim, “meşhur Fransız şair.”

“Hah işte” dedi, “o birazcık bildiğini sandığın Voltaire (1694-1778) bir ara o kadar meşhur oldu ki, çok iyi bir ayakkabıcı olan komşusu bile kıskandı. ‘Bu kadar güzel ayakkabılar yaptığım halde onun kadar neden saygı görmüyorum?’ diye hayıflanıp, onun gibi şair olmaya karar verdi.”

Ayakkabıcılığı bir kenara bıraktı, gece-gündüz “şiir” dediği şeyler yazmaya başladı. Sonra da yazdıklarını Voltaire’e götürdü: “Ben de sizin gibi şairim Üstat, eserlerime bir göz atar mısınız?”

Voltaire, “komşu hatırı” deyip, uzatılan kâğıt tomarına şöyle bir göz attı: “Bak dostum” dedi, “birinci kural şu: Yazdıkların, kullandığın kâğıtlardan daha kıymetli olacak!”

Tabii ayakkabıcı bundan hiçbir şey anlamadı. O zaman Voltaire, kâğıt tomarını masasına bıraktı ve inceleyeceğini söyleyerek ayakkabıcıyı uğurladı.

İnceledi de fakat ayakkabıcının yazdıklarında ne mısra vardı, ne imlâ vardı, ne vezin, ne kafiye, ne fikir; aklına ne gelmişse karalamıştı. Öte yandan, ayakkabıcıyı küstürmek de istemiyordu. Sonunda şöyle bir not iliştirdi ayakkabıcının yazdıklarına:

“Dostum, sen sadece ve yalnızca ayakkabı yap!”

Kapıcıyla gönderdi ve ayakkabıcı en iyi yaptığı ayakkabı işine dört elle sarılarak haklı bir şöhrete ulaştı: Hem meşhur oldu, hem de zengin.

Üstat, hikâyeyi anlattıktan sonra, güldü ve şöyle dedi: “En iyisi sen nesir yaz!”

Sosyal medyada “şiir” diye yayınlanan bazı şeyler”i okudukça, bu hikâyeyi hatırlarım. Herkes “Allah vergisi” bir kabiliyeti olduğunu zanneder. Oysa meşhur Alman şair Goethe’ye göre, yüzde on kabiliyet, yüzde doksan gayrettir. Herkese mavi boncuk dağıtıp, “maşallah” çeken kimi yazarlar acemi yazara moral verelim derken, sanata saygısızlık ediyorlar.

Bu iş öyle kolay değil: Okumaktan gözleriniz akacak, duygu karmaşasından yüreğiniz çatlayacak, düşünmekten beyniniz kanayacak, yazıp silmekten ruhunuz terleyecek, hayalleriniz şuurunuzda debelenecek… 

Ne günlere kaldık: Sosyal medyada iki satır yazan “yazar” geçiniyor, şiirin kıyısından geçmemiş iki “mısra” attıran da “şair” kartviziti taşıyor.

Bir gün de oturup düşünsene çocuğum: Sen şairsen Fuzulî, Baki, Leylâ Hanım, Âdile Sultan, Fıtnat Hanım, Namık Kemal, Yahya Kemal, Mehmed Âkif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ne?..

Bunların çok altındaki şiirlere kimin ihtiyacı var? Bunların çok altındaki şiirleri kim okur, kim etkilenir?

Çileyi göze almıyorsanız şiir bilmiyorsunuz demektir. Şiir bilmiyorsanız, sizin gibi şiir bilmeyen birkaç kişinin sosyal medyada övgüsünü almak için yazmaya değmez.

Bu tespitim her türlü yazı için geçerlidir… 

Önce yazacağınız türün cemaziyelevvelini öğreneceksiniz. O türde isim yapmış insanların hayatlarını ezberleyeceksiniz. Kelime dağarcığınızı Osmanlıca kelimelerle, terkiplerle besleyeceksiniz. Müteradif kelimeler arasından en uygun kelimeyi seçmeyi, cümle içinde en doğru biçimde kullanmayı ve doğru cümle kurmayı bileceksiniz. 

Hele şiir yazmaya çalışıyorsanız, her kelimenin kokusunu alacaksınız, rengini, âhengini hissedeceksiniz.

Ha “o kadar uzun boylu değil” diyorsanız, Voltaire’nin ayakkabıcı komşusuna önerdiği daha kısa bir yol var: Onu deneyin.

Google+ WhatsApp