SEN OLMASAYDIN (LEVLÂKE)

SEN OLMASAYDIN (LEVLÂKE)

Hristiyanların İsa Aleyhisselâm hakkında benimsedikleri aşırı kutsamacı/yüceltmeci tutum ile müşriklerin Allah’ın nebîlerinin beşer oluşuna karşı geliştirdikleri olumsuz söylem, İslâm dünyasında karşılaşılan bazı aşırı yüceltmeci nebî tasavvurları ile

SEN OLMASAYDIN (LEVLÂKE)

 

Kitap ve Hikmet Dergisi’nin 13. sayısında “Allah’ın Beşer Resûlü” başlıklı bir yazımız yayımlanmıştı.

O yazıda Hristiyanların İsa Aleyhisselâm hakkında benimsedikleri aşırı kutsamacı/yüceltmeci tutum ile müşriklerin Allah’ın nebîlerinin beşer oluşuna karşı geliştirdikleri olumsuz söylem, İslâm dünyasında karşılaşılan bazı aşırı yüceltmeci nebî tasavvurları ile mukayese edilmeye çalışılmıştı. Yazının bir bölümünde tasavvufta yaygın olan hakîkat-i Muhammediyye1 inancına yer verilirken halk arasında genellikle ayet veya kutsî hadis2 olarak bilinen “Sen olmasaydın… Sen olmasaydın… Ben kâinatı asla yaratmazdım ( لَوْلاكَلَوْلاكَلَمَاخَلَقْتُالأفْلاكَ= levlâke levlâke lemâ halaktu’leflâk)uydurma (mevzû) rivayetine de değinilmiş; fakat detaylı bir malumat verilmemişti. Bu yazımızda söz konusu o rivayet hakkında biraz daha ayrıntılı bir şekilde durmak istiyoruz.

 

1. Tasavvufta Resûlullâh’ın manevi şahsiyetini ifade etmek için kullanılan; ama Kur’an ve Sünnetle uzaktan yakından alakası olmayan hakîkat-i Muhammediyye inancı kısaca şöyledir: “Hz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsî hadis olarak da rivayet edilen, “Sen olmasaydın ben kâinatı yaratmazdım” (levlâke...) ifadesiyle bu husus anlatılır. İlk ilâhî tecelli olması sebebiyle “taayyün-i evvel”, sevgi tarzında tecelli olması dolayısıyla “taayyün-i hubbî” adı da verilen nûr-ı Muhammedî zuhur ettikten sonra her şey ondan ve onun için yaratılmıştır.” Mehmet Demirci, “Hakîkat-i Muhammediyye”, Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), c: 15, s. 180. 2 Kutsî hadisi ‘Allah tarafından vahiy, ilham, rüya gibi değişik bilgi edinme yolları ile anlamı Hz. Peygamber’e bildirilen, onun tarafından kendi ifade ve üslûbu ile Allah’a nisbet edilerek rivayet edilen, Kur’an’la herhangi bir ilgisi bulunmadığı gibi i‘câz vasfı da olmayan hadis’ şeklinde tanımlamak mümkündür. Bu tür hadislerin kudsî olarak nitelendirilmesi mânanın Allah’a aidiyeti, hadis denilmesi de Resûl-i Ekrem tarafından dile getirilmiş olması sebebiyledir. Kudsî hadislerin Allah’a nisbet edilmesi onların sabit ve sahih olduğu anlamına gelmez, buradaki “kudsî” kelimesi sadece sözün kaynağını gösterir, metnin kabul veya reddi açısından bir hüküm ifade etmez. Sahih olan kudsî hadislerin sayısı çok değildir.” Hayati Yılmaz, “Kudsî Hadis”, DİA, c: 26, s. 318.

 

“Sen olmasaydın… Sen olmasaydın… Ben kâinatı asla yaratmazdım” rivayetinin halk arasında ayet veya kutsi hadis olarak bilindiğinden söz ettik. Yapılan birkaç ankette Diyanet’te görev yapan birçok din görevlisinin dahi bu rivayeti “ayet”, bir o kadarının da “sahih hadis” zannettikleri saptanmıştır. Şöyle ki: 1996 yılında bir yüksek lisans tez çalışması için Ankara ve Şırnak’ta yapılan alan araştırmasında 213 din görevlisine “Sen Olmasaydın/Levlâke...” rivayeti hakkındaki görüşleri sorulmuş ve şu sonuçlar elde edilmiştir:

 

Ankete katılan:

58 kişi (%27,2) “ayet”,

86 kişi (%40,4) “sahih hadis”,

15 kişi (%7,0) “cevapsız”,

7 kişi (%3,3) “bilmiyorum”,

2 kişi (%0,9) “atasözü” derken sadece 45 kişi (%21,1) “mevzu hadis” doğru cevabını vermiştir.

3. Aynı araştırmacı tarafından 10 yıl sonra yani 2006 yılında Isparta’da 96 din görevlisi üzerinde yapılan çalışmada da benzer sonuçlar ortaya çıkmıştır. Ankete katılan 96 kişiden:

46 kişi (%47,92) “ayet”,

17 kişi (%17,71) “sahih hadis”,

7 kişi (%7,29) “bilmiyorum”,

2 kişi (%2,08) “cevapsız” derken

sadece 24 kişi (%25,0) “mevzu hadis” diyerek doğru cevap vermiştir.

 

4. 2011 yılında tamamlanan başka bir yüksek lisans çalışması için bu sefer Niğde ve Mersin’de 309 din görevlisi üzerinde bir anket çalışması yapılmıştır. Buna göre ankete katılan 309 din görevlisinden:

 

97 kişi (%31,4) “ayet”,

38 kişi (%12,3) “sahih hadis”,

79 kişi (%25,6) “cevapsız”,

2 kişi (%0,6) “atasözü” cevabını verirken

93 kişi (%30,1) ise “mevzu hadis” diyerek doğru cevap vermiştir.5

 

Bu anket çalışmaları ışığında kabaca bir hesap yapacak olursak görüşlerine başvurulan toplam 618 din görevlisinden 201’i bu rivayeti ayet zannetmektedir. 141 din görevlisinin sahih hadis zannettiği bu rivayete “mevzu hadis” diyerek doğru cevap verenlerin sayısı sadece 162’dir! Son zamanlarda bu yönde yapılmış başka anket çalışmaları var mı yok mu bilemiyoruz; ama yapılsa dahi önceki anketlerden farklı bir sonuç çıkacağını pek zannetmiyoruz.

 

Levlâke rivayetini ayet zanneden 201 din görevlisinin maalesef Kur’ân ile pek haşir neşir olmadıklarını görüyor, hayretler içerisinde kalıyoruz. Zira Kur’ân-ı Kerim’i ister Arapçasından ister mealinden dikkatlice bir kez bile okuyanlar Kur’ân’da böyle bir ayet bulunmadığını görebileceklerdir. Din görevlileri tarafından sergilenen bu cehalet veya dikkatsizlik oldukça üzücüdür. Fakat diğer taraftan rivayete sahih hadis diyenlerin sayısının da bir hayli fazla olduğu görülüyor ki biz biraz da bunun üzerinde durmak istiyoruz. Zira söz konusu rivayete senet açısından olmasa bile en azından “mana açısından sahih” diyen ulema vardır ve onların bu görüşleri bazı kitaplarda kayıtlıdır. Bu bilgilere o kitaplarda rastlayan; fakat konu hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olmayanların onlar gibi düşünmeleri mümkündür. Peki, işin gerçeği nedir, ne değildir şimdi o hususa bir göz atalım: Söz konusu rivayetin önce senet açısından durumuna, daha sonra Arap dili açısından uygun olup olmadığına ve son olarak da metin/mana açısından sahih, zayıf veya uydurma olup olmadığına bakacağız.

 

1. Senet Yönünden

 

Sözü hiç uzatmadan direkt olarak belirtelim ki hadis ilmiyle meşgul olanlarca bu rivayetin senet açısından uydurma bir söz yani mevzû’ olduğu belirtilmiştir.                   

Yapılan araştırmalar neticesinde yukarıdaki şekliyle meşhur olan bu söz erken veya geç dönem hiçbir hadis kitabında hadis olarak tespit edilememiştir. İbn Teymiye’nin de dediği gibi Nebîmizden nakledilmiş “Hz. Muhammed olmasaydı arş, kürsî, gökler, yer, ay ve güneş yaratılmazdı; Allah âlemi onun için yarattı” anlamına gelen sahih veya zayıf hiçbir hadis bulunmamaktadır. Hadis ilmiyle uğraşan hiçbir âlim bu yönde herhangi bir hadis rivayetinde bulunmamıştır. Ashâb-ı Kirâm’ın da bu tür şeyler söylediği bilinmemektedir. Bunlar, söyleyeni belli olmayan (anonim) sözlerdir. Demek ki söz konusu rivayetin hadis ilmi usûllerine göre tespit edilmiş bir rivayet zinciri yoktur ve senet açısından uydurmadır. İşin hadis ilmi açısından teknik yönü kısaca budur.

 

2. Dil Yönünden

 

Hadis usûlü kitaplarında uydurma hadisler anlatılırken, rivayet edilen sözde bir gramer (sarf-nahiv) hatası veya mana bozukluğu (rekâket) bulunduğuna yer verilir. Çünkü Arapçayı fasîh bir şekilde konuşan Nebîmizin hadislerinde bu tür dil hatalarına rastlanmaz. Hadisleri mana ile rivayet etme yetkinliğine sahip râvîlerin bile yapamayacağı derecede büyük gramer hatalarını içeren bir rivayeti Nebîmize atfetmek doğru değildir. Halbuki levlâke... diye bilinen bu uydurma rivayette birkaç yönden dil hatası bulunmaktadır.

Şöyle ki: Arap dili kurallarına göre “levlâ” ( لولا) edatından sonra Gelen kelime mübtedâ olur. Mübtedâ olan kelime ma’rife isim olur ki bu da ism-i zâhir olmalıdır. Eğer zamir olursa bunun “hüve” ( هو), “ente” ( انت) gibi merfû munfasıl zamir olması gerekir. Halbuki “levlâke” ( لولاكrivayetinde yer alan “ke” ( ك) zamiri mansûb muttasıl zamirdir. Dolayısıyla bunun mübtedâ olması mümkün değildir. Arapça açısından bunun doğrusu levlâke levlâke... ( لولاكلولاك) değil; levlâ ente levlâ ente... ( لولالولاانتانت) şeklinde olması gerekirdi. Bir de hadis diye uydurulan bu sözde Arapçada pek kullanılmayan bir kalıp bulunmaktadır. O da levlâ لولا) ) şart edatının cevabı menfî (olumsuz) olduğu zaman te’kîd lâmının ( لماخلقت) gelmesi durumudur.12 Bu, nadir rastlanan bir kullanımdır. Hâlbuki Kur’ân’da bunun doğru ve yaygın kullanılışı bulunmaktadır. Nûr sûresinin 21. ayetinde şöyle buyurulmuştur:

 

Eğer size Allah’ın iyiliği ve ikramı olmasaydı içinizden asla hiç kimse temize çıkamazdı. (Nûr 24/21)

Ayette görüldüğü gibi ve levlâ ( وَلَوْلَ) şart edatının menfî cevabı mâ zekâ ( مَازَكَىٰ) şeklinde te’kid lâmı getirilmeden zikredilmiştir.13 Hadislerde de benzer kullanımlar vardır. Mesela Buhârî ve Müslim’de sahâbeden Berâ b. Âzib’in rivayet ettiği şöyle bir hadis vardır:

 

“Hendek savaşı gününde Resûlullâh’ı gördüm, toprak karnının beyazlığını örtmüş bir şekilde toprak taşıyor ve şu sözleri söylüyordu: Ya Rab! Sen olmasaydın biz doğru yolu bulamaz,sadaka/zekât veremez, namaz kılamazdık. Kâfirlerle karşılaştığımızda ayaklarımızı sabit tut, üzerimize sekînet (manevî kuvvet, sabır, sebat) indir. Şüphesiz onlar bize saldırmışlardır. Bizi sıkıntıya sokarlarsa biz de karşı dururuz.” Görüldüğü gibi hadiste levlâ ( لَوْلاَ) şart edatından sonra ente ( أَنْتَ) merfû munfasıl zamiri gelmiş, akabinde menfî cevap olan mehtedeynâ ( مَااهْتَدَيْنَا) da te’kîd lâmı olmadan zikredilmiştir. Yani hem ayetlerde hem de sahih hadislerdeki doğru kullanım, dil kurallarına aykırı olan levlâke rivayetinin Nebîmize ait olamayacağının başka bir delilidir.

 

3. Mana Yönünden

 

Keşfu’l-Hafâ müellifi Aclûnî ve el-Esrâru’l-Merfûa müellifi Aliyyü’l-Kârî, kitaplarında “senet yönünden uydurmadır”, “her ne kadar hadis değilse de…” dedikleri halde levlâke rivayetinin, ihtiva ettiği mana yönünden sahih olduğunu söylerler.15 Belli ki birçok kişinin zihnini karıştıran ve rivayetin sahihmiş gibi telakki edilmesine yol açan husus budur. Özellikle Aliyyü’l-Kârî, bunun mana yönünden sahih olduğunu söylerken Deylemî ve İbn Asâkir’de geçen iki rivayeti daha delil göstermektedir. Deylemî’nin İbn Abbas’tan

rivayet edildiğini söylediği hadis şöyledir:

“(Ey Muhammed!) Eğer sen olmasaydın Cennet yaratılmazdı. Ve yine sen olmasaydın Cehennem de yaratılmazdı.”

 

Nâsıruddîn el-Albânî, bu sözün senet  zincirinde bulunan bir râvîden (Abdüssamed b. Ali b. Abdullah) dolayı tereddütsüz bir şekilde zayıf olduğunu, Deylemî’nin bu rivayette tek kaldığını (teferrüd) ve onun rivayet ettiği bu sözün sabit olduğunu beyan eden hiçbir kimseyi görmediğini belirtmiştir.17 İbn Asâkir’in Selmân-ı Fârisî’den rivayet edildiğini öne sürdüğü uzunca bir hadisin sonunda da şu cümle yer almaktadır:

 

“(Ey Muhammed!) Eğer sen olmasaydın dünya yaratılmazdı.”Bu rivayet de İbnü’l-Cevzî ve Suyûtî tarafından “şeksiz şüphesiz uydurmadır” şeklinde nitelendirilmiştir.

 

Görüldüğü gibi Aliyyü’l-Kârî’nin senet açısından uydurma olduğunu belirttiği levlâke rivayetinin mana açısından sahih olduğunu söylemek için delil getirdiği hadislerin de biri uydurma, diğeri ise sadece tek bir yerde ve oldukça zayıf bir şekilde rivayet edilmiştir. Evet, bir söz hadis olmasa da hadis değeri taşımasa da mana yönünden Kur’ân’a uygun olabilir. Bu, gayet normaldir. Fakat buraya kadar verilen bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla levlâke rivayeti için bunu söylemek mümkün değildir. Senet açısından uydurma olan levlâke rivayetinin mana açısından sahih olamayacağının Kur’ân temelli gerekçeleri de bulunmaktadır. Allah Teâlâ kâinatı, var ettiği her şeyi, niçin yarattığını bizzat kendisi şöyle açıklamıştır:

 

Yedi kat göğü ve yerden de onlar gibisini yaratan Allah’tır. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah’ın her şeye bir ölçü koyduğunu ve gerçekten Allah’ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilip öğrenmeniz için. (Talâk 65/12)

 

Demek ki Allah Teâlâ yarattıklarını Nebîmizin yüzü suyu hürmetine değil; her şeye ölçü koyanın ve ilmiyle her şeyi kuşatanın kendisi olduğunu bizlere bildirmek için yaratmıştır.Kâinatın birer parçası olan insan ve cinlerin ise sadece Allah’a kulluk etmeleri için yaratıldığını yine ayetlerden öğreniyoruz. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 

Cinleri ve insanları, kulluğu sadece bana yapsınlar diye yarattım. (Zâriyât 51/56)

 

Konuyla ilgili diğer ayetler de şöyledir:

Yerde bulunan her ne varsa onları sizin için yaratan O’dur... (Bakara 2/29)

Allah, gökleri ve yeri yaratmış olandır. Gökten su indirir, size rızık olması için onunla yerden ürünler çıkarır. Emriyle denizde yüzüp gitmesi için gemileri hizmetinize vermiştir. Irmakları da hizmetinize vermiştir. Yörüngelerinde hiç durmadan yürüyen güneşi ve ayı hizmetinize vermiştir. Geceyle gündüzü de sizin hizmetinize vermiştir. (İbrahim 14/32-33)

 

Gemilerin emriyle akıp gitmesi ve ikram olarak verdiklerini aramanız için denizi sizin hizmetinize veren Allah’tır. Belki görevlerinizi yerine getirirsiniz. O göklerde ve yerde olan her şeyi sizin hizmetinize vermiştir. Bunda düşünen bir topluluk için

göstergeler (ayetler) vardır. (Câsiye 45/13)

 

Muhammed Aleyhisselâmın da bir beşer olduğunun ve vahiy alması dışında diğer insanlardan hiçbir farkının bulunmadığının belirtildiği birçok ayeti ayrıca zikretmeye bile gerek duymuyoruz. Bütün bu ayetler yaratılan her şeyin/mahlukatın tüm insanlar için, insanların da yalnızca Allah’a kulluk etmeleri için yaratıldığını gözler önüne sermektedir.

Hâlbuki ayetlerin tam aksine, levlâke rivayetine göre insanlar, cinler, yer ve gökler... hâsılı kâinatta her ne varsa hepsi Nebîmiz için, onun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır! Tüm kâinatın Nebîmiz Muhammed Aleyhisselâm için yaratıldığına dair öne sürülen bu iddianın bir benzerini asırlar önce Hristiyanlar gündeme getirmiştir. Şu an elimizde bulunan İncil’in Pavlus’un Koloselilere Mektubu başlıklı bölümünde kâinatın İsa Aleyhisselâm için yaratılmış olduğuna dair şunlar yazılıdır: “Görünmez Tanrı’nın görünümü, bütün yaratılışın ilk doğanı O’dur. Çünkü yerde ve gökte, görünen ve görünmeyen her şey -tahtlar, egemenlikler, yönetimler, hükümranlıklar- O’nda yaratıldı. Her şey O’nun aracılığıyla ve O’nun için yaratıldı.” (Koloseliler, Bölüm 1: 14–16) Hristiyanların bu inançlarıyla bizdeki levlâke inancı arasındaki benzerlik dikkatlerden kaçmıyor! Pavlus’un İsa Aleyhisselâm için öne sürdüğü bu yanlış ve mesnetsiz iddiaların benzerini Nebîmiz için öne sürmenin hiçbir manası yoktur. Ömer b. Hattâb radıyallâhu anh’ın bizzat Nebîmizin dilinden aktardığı şu rivayeti asla göz ardı etmemek gerekir:

“Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı surette methettikleri gibi sakın sizler de beni methederken aşırı gitmeyin! Şüphesiz ki ben sadece Allah’ın kuluyum. (O yüzden bana sadece) Allah’ın kulu ve resûlü deyin.”20 Demek ki Allah’ın Resûlü tehlikeyi erkenden sezmiş ve ümmetini Hristiyanların düştüğü yanlışlara düşmemeleri konusunda uyarmıştır. Fakat bunca ayet ve sahih hadise rağmen yine de “Hz. Muhammed olmasaydı kainat da olmazdı” şeklindeki yanlış bir inanç İslâm dünyasında neşvünemâ bulabilmiştir. Sonuç olarak senet açısından uydurma olduğu hadis âlimleri tarafından kabul ve ikrar edilen levlâke rivayetinin dil yönünden de mana yönünden de hiçbir şekilde sahih kabul edilmesi mümkün değildir. Bu yüzden gerek vaaz ve hutbelerde ve gerekse kutlu doğum programları çerçevesinde düzenlenen etkinliklerde halkı bilgilendirme konumunda olanların bu uydurma rivayetten ayet veya sahih bir hadismiş gibi bahsetmekten kaçınmaları, Allah’ın Resûlünü doğru bilgilerle tanıtarak sorumluluklarını yerine getirmeleri elzem bir husustur.

 

Dr. Yahya Şenol / kitap ve hikmet dergisi/ Süleymaniye vakfı

Google+ WhatsApp