Seküler Dindarlık

Seküler Dindarlık

Tarihinde ve hafızasında olmayan yeniliğin ve değişimlerin ne olduğunu, neler getireceğini ahali bilmese de, bilenler biliyordu…

Hüseyin Alan

1. Latince aslı ‘seacularis/secilium’ olan seküler/dinsel tarafsızlık kelimesinin yaygın kullanımına Roma’da rastlanır.

İseviliğin Hıristiyanlığa dönüştüğü konsil toplantıları sonrası güçlenen Kilise, iktidar alanını genişletme mücadelesine girişmiştir.

İktidar sorunları, bağımsızlık mücadelesi veren eyaletleri ve barbar Batı akınlarıyla başı dertteyken zayıflayan devlet, bütünlüğü muhafaza etmek ve eski gücünü kazanmak için Hıristiyan liderlerle uzlaşır. 400’lerde Hıristiyanlık devletin resmî dini olur.

Uzlaşı, ‘kutsal/tanrısal-kutsal olmayan/seküler’ ikileminde toplumsal hayatın ikiye parçalanması, parçaların yöneticileri ve kaynakları farklı kurallarının ayrışması üzerinedir.

‘Maddi-nesnel-dünyevi-bedeni’ parça imparatorun, ‘manevi-teolojik-uhrevi-ruhi’ parça Papa’nın yetkisi altına geçmiştir. Artık birbirinden bağımsız ‘kilise-devlet’ türü iki ayrı örgütlenme ve iktidar söz konusudur.

500’de Roma ikiye parçalandığında, katolik Batı modeli bu yapıyı sürdürür, Ortodoks Doğu modeli dini devletin içinde tutar.

2. Dünya hayatı artık iki ayrı alan, iki ayrı hükümran, dayanakları farklı iki ayrı yasal sistem ve iki ayrı yaşam tarzı olarak ayrışır, zihinler buna göre şekillenir, yaşam bu biçimiyle doğallaşır: Seküler olan, kutsal olan.

Seküler insan dinsiz insan demek olmayıp, dinini seküler alanın dışında tutan, seküler alandaki işlere karıştırmayan insandır.

Grekçedeki ‘laikus/halka özgü-ruhban/dine özgü’ ayırımı ve pratik uygulaması da benzer bir paradigmaya dayalıdır: Din işlerine bakan din adamları sınıfı, devlet işlerine bakan laik sınıf.

Yüz yıllar içinde insanların zihniyeti bu ikili düşünüş/paradigma biçiminde kodlanır, dünya görüşü ve yaşayışı buna göre şekillenir..

3. 15. Yüzyıla kadar devlet ile Kilise arasında süren çatışma, tarafların kendi lehine, rakibi aleyhine hükümranlık alanını genişletme çabasıdır. Ama birbirini yok etme amacı yoktur.

İkisinden biri tam hükümranlık sağlayamamış, biri diğeri üzerinde hükümranlık kuramamıştır. Haçlı seferleri bu rekabetin yansıdığı cepheleşmelerden biridir.

Taraflar bu minval üzere kendi pozisyonlarını ve menfaatlerini korumayı, kendi alanında iktidarını sürdürmeyi bilmiş, ‘özel mülklerini-gelirlerini-sınıfını’ muhafaza etmiştir.

Ta ki 1500’lere kadar.

İngiliz kralı VIII. Henry, ülkesindeki kiliseleri Roma’dan kopartır, ulusallaştırır, devlete bağlar. Seküler olan, dini hükümranlık alanına dahil etmiştir. Bu bir ilktir.

4. Bu sıralarda Avrupa’da ekonomik alanda büyük değişimler başlamış, ‘tüccar-tefeci’ burjuvazi politik alanda imtiyazlı statü arayışına geçmiştir.

Katolik Hıristiyanlık ‘bankaya-faize-borsaya-fahiş kâra-üretici olmayan ticarete ve tüccara, boşanmaya, zinaya’ karşıdır. Bu işleri haram olarak ilan etmiştir. Katolik din etkin olduğu sürece burjuvazinin yahut kapitalizmin yol alması mümkün değildir.

1500’lü yıllar ilerledikçe Luther ve Calvin’in başı çektikleri protest dini akım, Katolik Kilisenin ve Papalığın dini yorum üzerindeki otoritesinin reddi, İncil’in her dile çevrilip okunabileceği, ibadetlerin çoğunun hurafe, Hıristiyanlığın itikad ve ahlak dini olduğu üzerine yoğunlaşır.

Bu çatışmanın etkili olması ve yayılmasına burjuva sınıfı ve burjuvanın faizle borçlandırdığı prensler destek verir. Katolik otoritenin zayıflaması bu iki sınıfın çıkarınadır.

Aynı dönemlerde Avrupa’da ekonomi kaynaklı iç kargaşalar baş göstermektedir. İngiliz Henry’nin başlattığı reform sonrası sosyolojik ve ekonomik alanda büyük değişimler başlamıştır. Tarım ekonomisinden sanayi ekonomisine geçişteki toplumsal sancılar ve alt üst oluşlar iç savaşlara sebep olur. Köylü ayaklanmaları yaygınlaşır.

Süreç, klasik toplum yapısının değişmeye başladığı süreçtir: İflas ettirildiği için toprağından, çiftliğinden ve ahırından kopup tüccar kentlere doluşan köylü; kentte işi yok edilmiş küçük esnaf ve imalat yapan sanatkârla birlikte işsiz kalacak, hepsi emeğini satarak geçinmek zorunda bırakılan ‘işçi’ olacak, lonca teşkilatları da ortadan kalkacaktır.

Toplum artık endüstri toplumudur. Nüfus kentlidir. Kent mimarisi ve hayatı endüstrinin şartlarına ve ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenecektir.

Bu değişim doğal olarak siyasete ve dine de yansıyacak, bileşenleriyle birlikte eski yapı yerini yeni yapıya bırakacaktır.

Protestan Hıristiyanlık bu süreçte hızla yayılacak ve kapitalizmin önü açılacaktır.

Nihayet modern, özgür, sivil, birey denen varlığın inşası ikmal edilecektir..

Burjuva iktidarının aydınları ve tarihçileri bu gerçekleri gizleyecek, ruhban sınıfının da önderlik ettiği kimi başkaldırıları, köylü savaşlarını din savaşları olarak propaganda edecek, suçu dine, mezhep çatışmasına yükleyecektir..

5. Geldik işin bam teline. Modern çağa geçişteki toplumsal büyük değişimler ‘seküler-kutsal’ ikilemini ve aralarındaki klasik ilişki biçimini de değiştirecektir.

Değişim süreci ve sonrasında kurulan ve kurumlaşan yeni devlet, artık tek hükümrandır. Kiliseler devlete bağlı ulusal kiliseler, ruhbanlar devlet memurlarıdır.

Dolayısıyla devlet, dini tanımlayan, kategorize eden, yerini de gösterendir. Dini alanı da belirleyip denetleyen tek hükümrandır.

Bunu en iyi ifade eden Hobbes’in Leviathan’ıdır:

Sonradan devlete dönüşecek olan 16. yüzyılın geleneksel kralı, artık Tanrı’dır. Seküler tanrının bir elinde Papa’nın asası/yasama yetkisi, diğer elinde kılıç/icra gücü vardır. İki güç, tek elde birleşmiştir.

6. Bam teline dokunduysak, bu telden çıkan tınıya kulak verelim: bu ne anlama gelir?

Sekülerin, yani devletin tek hükümran olması demek, dinin hükümranlık alanının belirlenmesi ve daraltılması manasına gelir.

Dini alanın daraltılması, dinin boşalttığı alanın seküler lehine genişlemesi ve onun doldurması demek olur.

Bu ne demektir: Dinin boşalttığı geniş alanda, dilediğince at koşturmak, buraya Allah’ı karıştırmamak, haramları helal yapmak demek olur.

Tefecinin; keyfince kazanan biriktiren ve harcayan tacirin; vurguncu, soyguncu, katil, hırsız, işgalci kapitalistin; güçlendikçe istediği gibi hareket edecek olması demek olur.

Ahlaktan ve değerden bağımsız, yalnızca sermayenin kârını, büyümesini ve tekelleşmesini sağlayan şartları yasalaştıran kapitalist sistemin kurumlaşması demek olur. Politikanın buna uygun yenilenmesi gerekir.

Hani dedi ya Batılılar: ‘Tanrı öldüyse her şey mübahtır.’ Tam da bu.

7. Din hepten yok mu edildi? Hayır: ‘özelleştirildi.’ Yani şahsa has kılındı. Şahsi hayata sokuldu.

Dinin özelleşmesi, dine tayin edilen alan, yahut Allah’ın sözünün geçerli olacağı yer neresi oldu?

Kişinin vicdanı, evi, mabedi, benzerlerinin özel meclisi, ibadetleri, ahlakı.

Buradaki tüm espri, yahut modern çağda olan şey, Roma’da olduğu gibi hükümranlık alanı paylaşımı yerine, devletin tek hükümran olarak dine de hükmetmesi, onu tanımlama, belirleme ve denetleme gücünü elde etmesidir..

8. Avrupa’daki bu gelişmeler 18. yüzyıl sonrası emperyal yayılmacılıkla dünyayı etkisi altına aldığında, diğer imparatorluklar gibi Osmanlı da bundan nasibini alacaktı.

Bu gelişmeler bize nasıl yansıdı?

Selçuklu-Osmanlı geleneğinde devlet ayrı bir kategori, din ayrı bir kategoriydi. Din devlete bulaşmaz, devlet de dine karışmazdı.

Fakat devlet kendini din ile tanımlar, din ile bağımlı sayar, dini karşısına almaz, sultani örfi kaynaklı siyasi yasaları dinileştirirdi.

Bu sistem bir laiklik yahut sekülerleşme değildi: kaynakları farklı ikili hukuk sistemi olsa da, kendine has bir şeydi. Kimi taraflarıyla Ortodoks Bizans geleneğiyle benzeşirdi.

Cumhuriyete geçişte ikilik ortadan kaldırıldı, her alanda teklik getirildi. İlkin Batılı modelde nadir görünen din karşıtı laiklik uygulaması esas alındıysa da, dinden destek alınmadan sekülerleşmenin mümkün olamayacağı tecrübe edildi.

Kapitalizmin var oluşunda Protestanlığın ona sağladığı dini meşruiyetin burada gerçekleşmesinin yolu, dini telakkinin yenilenmesinden, dindarların sekülerleşmesinden geçiyordu.

Müslümanlara önderlik etmek üzere desteklenen İslamcı liderler, ‘kişi laik olmaz devlet laik olur’ sloganıyla süreci başlattı.

‘Kemalist laikliği değil Anglo-Sakson sekülerliği istiyoruz’ talebi, devleti milletiyle kaynaştırma politikasıyla geniş kesimleri etkiledi.

‘Laikliğin din düşmanlığı değil din özgürlüğü’ olduğu savunusuyla sekülerizm, aradığı meşruiyete büyük çapta kavuştu.

9. Türkiye’de laikliği ‘din düşmanlığı’ olarak sunan sığlık, içinde yaşadığı laik kapitalist ilişkilerin çözücü olduğunun, toplumsal değişim ve dönüşümün yönünün nereye evrildiğinin bilincinde olmayan kör döğüşçülüktü.

İslam’ın bir gün çıkageleceği tehlikesi karşısında onun önünü kesmenin yolu, sivil yahut silahlı olmak üzere ondan gözükenlerle ön kesmekti, plan başarıyla uygulandı.

Tarihinde ve hafızasında olmayan yeniliğin ve değişimlerin ne olduğunu, neler getireceğini ahali bilmese de, bilenler biliyordu.

Özal ile başlayan sosyolojik dönüşüm sürecinde kapitalist finans ekonomisinin kendine sunduğu imkanların haram-helalliğine bakmadan fayda tarafına aldanan İslamcı, seküler devlet anlayışına ikna olduğu kadar iktidar imkanına kavuşacağının farkındaydı yahut değildi, ama 2. milenyumda kutsal devletçi olarak teslim olacaktı.

10. İslam’ın ‘haram-helal’ sınırında hükmettiği alanın önce ekonomik, sonra politik tarafta daraltılması, batıda olduğu gibi dinin şahsileştirilmesi ile neticelenecekti.

İslam’dan boşaltılan ‘ekonomik-politik-sosyal’ hayatta İslamcıya, dindara, muhafazakara dilediğince hareket etme serbestisi, imkan ve fırsatı böylece kemale ermişti.

İktibas Dergisi

Google+ WhatsApp