ŞEHRİ RAMAZANI İDRAK ETMEK

ŞEHRİ RAMAZANI İDRAK ETMEK


ŞEHRİ RAMAZANI İDRAK ETMEK

 

 

Evet, yine bir fırsat ayağımıza kadar geldi… Hiç dahlimiz olmadan ve tekraren… İdrak edene ne mutlu!

Zamanın akışını idrak edememek gibi, haz ve hız çağında Ramazan-ı Şerifin de geliş ve gidişinden bîhaber hayli insanımız mevcut maalesef. Yığınla, kitle/kütle olarak… Burada ve her yerde… Kimi ucundan kenarından, kimi yemeğinden ikramından, kimileri, kimileri festival havasından, kimileri diyetinden perhizinden, kimileri teberrüken, kimileri mahalle baskısı algısından/zoraki, kimileri eskisine öykünüp yenisini ihmal ederek bir Ramazanı daha –ömrü kifayet edenler- karşılamış olacağız şu günlerde.

Kimilerimize ‘açlık ve susuzluk’ kalacak Allah’ü a’lem! ‘Allah’ın hidayet etmesi’ ve ‘sakınma/ittika’ bilinci maalesef sinelerimize ve hanelerimize, mekânlarımıza ne kadar sirayet, refakat edecek bilemiyorum. ‘Birr ve takva’ yarışını, ‘sabikundan/örnek ve öncülerden olma’ bilincini kuşanabilecek miyiz, o da meçhul!

‘Ramazan’ da bir kul olarak üzerine düşeni eksiksiz, olması gerektiği gibi ifa edecek, bu kesin, her defası gibi… Olması gerektiği kadar! Bizlerin de yine birer kul olarak, bu kulluğu, ol’mak için ve olmamız istendiği kadar ve şekliyle yapıp yapamayacağımızdır asıl önemli olan. Yoksa Ramazanın bereketinden bahsedebilmek peşinen ne mümkün! Öyle olsa ‘ciğer yağardı gökten’!

‘Şerefül mekân fil mekin/bir yerin hürmeti, şerefi oranın mukimlerinden kaynaklanır!’ fehvasınca, Ramazanın bereketi, bizim ona hürmetimizden, getirdiklerini sahiplenip götürdüklerinden sakınmakla mümkündür.

Yine etrafta bir mistik hava, her yerde, özellikle tv ekranlarında mit ve efsaneler, ‘büyüklere masal ve ninniler’, sadra şifa sunmaktan uzak ne fecaatler ve sirkatler havada uçuşacak… Ekran mollaları mola vermeden istismar; aynı konuları ısıtıp ıslatıp servis etme, sömürme ve semirme yarışına girecekler! Zihinlerimize de hanelerimize de tasallut etmeye, mahremiyetleri aşındırıp ihlal etmeye, olması gerekeni unutturup ihmal ettirmeye cehd edecekler!

Ümitvar olmak kolay, tamam ümidimizi kesmeyelim! Bu zaten muhal! Lakin hal ve gidişatta bir ümit kırıntısı, verilerde bir ışıltı, tünelin (ki insanlık kendi heva ve hevesiyle, şeytanın/nefsinin ayartılarıyla girmiştir ve çıkmak da istememektedir bu tünelden… Oysa vahye sarılsa bir o kadar kolaydır çıkışı da…) sonundan bir ışık/aydınlık belirtisi var mıdır? Düşünelim bir kere, daha imsak-sahur vaktinde bir birliktelik sağlayamayan bizler kime ne vaad edeceğiz?! Kur’ana dönüp sarılamayan bizler hangi meselemizi halledebiliriz ki?!

Nafileleri çoğaltma (Bizatihi matah olan bu değildir, farzların ikamesinden sonra bunların bir kıymeti harbisinden söz edilebilir!), Kur’anla yüzünden ve yüzeysel, ‘anlamadığı bir şeklide’ alfabesi üzerinden tek yönlü bir ilişki ve irtibat ne gerekli dönüşümü, ne istendik değişimi ve beklenen sonuçları hasıl etmeyecektir! Ramazan kapıdan kalplere ‘buyur’ edilmelidir! İyi ağırlanmalıdır ki ötede yüzümüzü ağartsın.

Oruç ve Ramazan Kur’an nimetinin bir şükranesidir. Verilen nimetin kadrini bilip baş göz üstüne demenin ibadet formunda bir ifadesidir. Özetle (Kur’ana göre) söylersek ‘Rabbimizin bizi hidayet etmesi/elçi ve kitabıyla eğriyi doğruyu bildirmesi, başıboş bırakmaması’ sebebiyle O’nu büyüklemek, ululuğunu bilmek ve O’na şükretmek amacıyla ‘oruç’ tutmaktayız. Kur’anı özümseyerek, anlayıp kavrayarak, salih amellerimizin medarı kılarak buyruklarına teslim olmak Ramazanı idrak etmenin ilk ve en önemli adımıdır. Orucun sebebi ve vesilesidir Kur’an. (Hatırlayınız Zekeriyya ve Meryem kendilerine bahşedilen çocuklar nimeti için sukut orucu tutmuşlardı, örneğin.) Orucun arasını namazla açarsanız, namazı zekâtla ve sadakalarla, kurbanı sabır ve tevekkülle, haccı takva ve samimiyetle birleştirmez, ayrı ve tek tek düşünürseniz, dahası bu emirleri ifadaki hassasiyeti, nehiylerden/haramlardan/yasaklarda sakınmakla bir bütün ve eş değer bilmezseniz yanılırsınız. İstenen teslimiyeti taşımış, hak etmiş olmazsınız. Bu tutarlık ve bütünlük, emirlerle (onların yapılması) nehiylerde (bunlardan sakınılması) aynı hassasiyeti taşımak ve bu hassasiyeti tüm mekân ve zamanlara şamil kılmakla mümkündür ancak. Kul elbette eksiktir, hata edebilir, yanılabilir. Ancak, kulluk odur ki, böylesi hallerde hemen kendine çekip düzen vermek, kötülüğü iyilikle savmak, pişmanlıkla istiğfar ve tövbeyi işe koşmaktır.

Evet, şeytanlar bağlanacak! Peki, ne oluyor da bu şeytanlar on bir ayda kol geziyor etrafta, çoktan da çok müşteri bulabiliyor? Camiler özellikle kandillerde ve Ramazanın ilk ve son günleri gözetilerek hınca hınç doluyor da sair zamanlarda öksüz, yetim kalıyor? (Bu arada cami ve cemaat algısında bizlerin de iğne çuvaldız meselince konuya bir eğilmemiz gerekiyor; karar ve tutumlarımızı tashih etmek, gözden geçirmek anlamında…)

Hatimler, mukabeleler, zikirler çoğaltılacak; paket, okunmuş ve üflenmişlerinin yanına taze ve sıcakları eklenecek! Lakin ne mananın kaydında olunacak ne de o anlaşılanların gereklerinin… Ramazanın gelişi ile gidişi arasında bir fark oluşacak mı çok merek ediyorum, kişisel dünyamızda, toplumsal uzantılarında! ‘Eski Ramazanlar’ sızlanmaları, öykünmeleri mi tekrarlanacak daha çok ya da bugünü olması gibi değerlendirme, hakkını verme istek ve iradesi mi veya geçmiştekilerle mukayeseyi ‘nitel’ olarak yapıp asla ve hakikate uymayan uydurmalardan, ekleme ve eksiltmelerden nasıl kurtulabilineceği ile ilgili kaygılar mı?

Bu topraklara gelip giden kaçıncı Ramazan’dır sayısını bilen yok, buna gerek de yok! Bizler öncekilerden, öncekiler de bizim yapıp etmelerimizden (kötü veya iyiye şefaat/örnekli/teşvik ayrı) sual edilmeyecek, sorumlu tutulmayacak, bunu biliyoruz. Bize düşen şu an elimizde, önümüzde fırsat olarak duran bu İlahi lütfu gereğince idrak edip olabildiğince müstefid olmak, alıcılarımızı (ve vericilerimizi) açık tutup doğru frekans ayarlarına ayarlamaktır. Biz öncelikle kendimize bakacağız! Başkalarına hatırlatıp kendimizi unutmayacağız! İbadetlerimizde iç ve dış erkâna olabildiğince riayet edip, sadakaları çoğaltmak, iftar sofralarında (ikramda israf olmasa da) itidalli davranmak, ‘birr ve takva’ konusunda yarışmak ve yardımlaşmak, sözlerin en güzelini, en güzel biçimde özümseyip aktarmak, örneklendirmek, hakkın ve hakikatin şahitliğini yapmak, etrafımıza vahyin ışığını olabildiğince aksettirmek, hak ile yoğrulup, hakkı ve sabrı tavsiyeleşmek şiarımız olmalıdır. Tek tek ve aralarında bir irtibat ve ilişki yokmuşçasına algılanan ‘ibadet’ olgusunu, aslına tevdi edecek, teorik ve pratik çerçeveyi dosdoğru bir şekilde, bir bütünlük ve tutarlılık çerçevesinde anlaşılır kılmaktır. Kulluğu (özellikle kula kulluktan –sağdan ve Allah adına da yaklaşsalar- kurtularak) yalnızca Allah’a hasretmektir.

Unutmayalım ki, ömrü Allah yolunda, Allah bilinciyle sürdürmek, dar-ı bekada ‘fevzül azim ve kebir’ için ‘rıza-i İlahi’ için olmazsa olmaz şarttır! Bu ay içinde idrak edilecek olan ‘kadir/takdir/ölçü’ günü de Kur’anın, ilk nüzul zamanı olması hasebiyle kendi hanelerimize, yüreklerimize, çevrelerimize değer kattığı, ışık tuttuğu, anlamlandırdığı, indiği günü olacaktır.

‘Tezkiye, ittika, tekbir ve teşekkür’ ayı olan Ramazan öyle görünüyor ki bu ahval ve şerait sürdükçe, hal ve gidişatımızı düzeltmedikçe gelecek ve gidecek… O emre amade bir şekilde işini yapacak… Bizler de ‘Niye olmuyor?’, ‘Niçin İslam hüküm ferma olmuyor?’, ‘Batıl niçin zail olmuyor/yıkılıp gitmiyor?’ diye hayıflanıp duracağız. Aynı deliklerden eskiden beri olageldiği gibi ısırılıp duracağız tekraren ve defalarca! Dualarımızın, ibadetlerimizin niceliğine gösterilen görece özen niteliğine, özüne, içeriğine özen göstermedikçe, ‘aynı hatalar tekrarlanıp dururken, yaşananlardan ders alınmadan, ‘deve kuşu’ tavrı sürdürüldükçe, samimiyeti kuşanmadıkça ‘yeni hal’ de muhal, bir ‘çıkış ve çözüm’ de!

Ramazan mahza ‘bereket’ de bu bereketten istifade edebilmek için çanakları doğru vericiye (Kur’ana) ayarlayıp, frekansı tutturmak (samimiyet, Allah’ı hakkıyla takdir etmek, yalnız Allah’a kul olmak, ahreti unutmamak, resulün sahih örnekliğine ittiba etmek)), alıcıları açık tutmak (bilgi-bilinç, liyakat, akletmek, yalnız Allah’ rağbet etmek) gerekmektedir. Gerisi laf-ı güzaftır! Bu duruş ve düşünüş içinde hepimize hayırlı ramazanlar temenni ederim…

 

 

Mustafa BOZACIOĞLU

Google+ WhatsApp