Şefaat İçin Allah Kime İzin Vermiş ki?

Şefaat İçin Allah Kime İzin Vermiş ki?


Selamun Aleyküm! Sizlerden bir istirhamımız olacak. İnsanlarla şefaat konusunu konuşuyoruz fakat bir türlü ikna olamıyoruz.

Soru:  Şimdi bize, özellikle “Allah’ın izin verdikleri müstesna” diye tercüme edilen ayetleri birilerinin şefaat edeceğine dair delil olarak görüyorlar. Bu gerçekten böyle mi değil mi? Bu konuyu açıklığa kavuşturmanızı istiyoruz. Şimdiden kolay gelsin.

Cevap: Ve Aleyküm selam Nidal kardeşim! Bu konuya girmeden önce kafamızda bazı şeylerin açıklığa kavuşması gerekir.  Şefaat anlayışı Müminlerin değil, Müşriklerin üretmiş olduğu bir inançtır. Kur’an’ın muhatabı olan Mekke ve civarında yaşayan insanlar Allaha inanmalarına rağmen Hevalarının üretmiş olduğu bir takım sahte ilahlar edinmişlerdi. Bunların kendilerine şefaat edeceğine inanıyorlardı. Kur’an’ın ifadesi ile; Lat, Menat, Uzza  ve Hubel  bunlardandı. Bunların yanında meleklerin kendilerine şefaat edeceğine inandıkları gibi Şir’a yıldızının da şefaat edeceğine inanıyorlardı. İşte Kur’an’ın üçte biri direk ve dolaylı olarak bu inancı reddetmektedir. Çünkü şefaat edeceğine inanılan varlıklara dikkat ederseniz ilahlık sıfatı vermektedirlerBu nedenle müşrik olmaktadırlar. Bunun altını kalın çizgilerle çizerek hafızamıza kaydedelim. Bu iş masum bir iş masum bir anlayış değildir. Allah Teâlâ’nın yargılayıp cehennemliktir diye karar verdiği bir insanı, Allah’ın hükmünü bozarak O’nun elinden alıp cennete koymaktır. Bunu kim yapabilir? En az Allah kadar bir güce sahip olan bir ilah olmalı ki, o insanı Allah’ın azabından kurtarsın!  Bu anlayışta olan müşriklere rabbimiz şunu söylüyor:

“Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır, diyorlar. De ki: «Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.” (Yunus 10/18)

“Yoksa onlar; Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: Onlar, hiç bir şeye güç getiremez ve akıl erdiremez olsalar da mı?”

“De ki: Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Zümer 39/42-44)

Dikkatle anlamaya çalışalım. Şefaat etme vasfı verilenler Allah’ın mülkümde pay sahibi yapıldığı için  “yerin ve göğün hükümranlığı O’nundur. Ve sonra O’na döndürüleceksiniz buyruluyor. Bu nedenle hükümranlık kimin ise şefaatte onun hakkıdır.

Çok masum bir görünüm ve anlayışla(!) biz Allah’a ortak koşmuyoruz bizi Allah’a yaklaştırmaları için onları dost ediniyoruz diyenlere de Allah, şöyle cevap veriyor:

“İyi bil ki; halis din, Allah’ındır. O’ndan başka veliler edinenler; onlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ihtilafa düştükleri şeylerde, aralarında hüküm verecektir. Muhakkak ki Allah; yalancı ve kâfir olan kimseyi hidayete eriştirmez.” (Zümer 39/3)

Yine masum görünen bir eda ile Allah dostlarına iltifat için böyle bir hak veremez mi anlayışında bulunulmaktadır? Böyle bir şey muhaldir. İnsanları şirkten men eden ve en ağır bir küfür olarak niteleyen ve asla bağışlamayacağını bildiren Allah; birilerini kendisine ortak mı kılacak?

Malum olduğu gibi bazı sıfatlar devredilmez. Vekâleten kullanılamaz. İlahlık sıfatı böyle bir sıfattır. İlahlık tabiatı gereği asla vekâlet, ortaklık kabul etmeyen bir sıfattır. Bu nedenle Allah Teâlâ ilk olarak insana bunu şart koşmaktadır: “La ilahe illallah”  Allah’tan başka ilah yoktur anlayışını öncelikle kabul ettiğinizi beyan edecek;  Sadece bana ibadet edecek ve sadece benden yardım isteyeceksiniz. Bu işimde bu sıfatımda asla ortağım, vekilim, yardımcım yoktur. Ben yarattığım mahlûkatın her işini, her ihtiyacını görüp gözetmeye, her ihtiyacını karşılamaya, var etmeye, yok etmeye, öldürüp diriltmeye ve her yaptığının hesabını sormaya, cezasını ve mükâfatını vermeye muktedirim. Mülkün sahibi benim. Mülkümde dilediğim gibi tasarruf edecekte sadece benim.(Bakara 2/255)  Hâkim benim hüküm de bana aittir buyuruyor.

İşte Bu hakkı kullanabilmek için esas hak sahibi olan Allah’ın izin vermesi gerekir. Bu konuda birisine izin vermesi demek;  Allah Teâlâ’nın kendisine ortak edinmiş olması demektir ki, Allah için bu şey muhaldir. Yani bir ilah işinde kendisine ortak çıkmasını asla istemez. Ayetlerde geçen, “İlla bi iznihi” ancak onun izniyle olur buyurmasının birilerine bunun için izin vereceğim demek değildir. Kur’an da böyle bir tahsis ve tespit edilmiş bir isim yoktur. Olamaz da sebebini ise yukarıda açıkladık. Böyle bir şey Allah için muhaldir kendisine ortak edinmesi demek olacağını anlatmaya çalıştık.  Allah Teâlâ, bunun mümkün olmadığını bize kendi nefsimizden bir örnekle anlatıyor:

“Önce yaratan, ölümünden sonra tekrar dirilten O’dur. Bu, O’nun için daha kolaydır. Göklerde ve yerde olan en üstün sıfatlar O’nundur. O, güçlüdür, Hâkim’dir.”(Rum 30/27)

“Allah size kendinizden bir misal vermektedir: Size verdiğimiz rızıklarda, emrinizde bulunan kölelerinizin de eşit surette hak sahibi olmalarına razı olur ve birbirinizi saydığınız gibi bu ortaklarınızı sayar mısınız?.. Düşünen millete ayetleri böylece uzun uzadıya açıklıyoruz.” (Rum 30/28)

“Hayır; zulmedenler, körü körüne kendi heveslerine uymuşlardır. Allah’ın saptırdığı kimseleri kim doğru yola eriştirebilir? Onların yardımcıları da yoktur.”  (Rum 30/29)

Burada Rum suresi 28. Ayetini bağlamı /öncesi ve sonrasıyla birlikte aldık ki; burada bahsedilen konu elimizdeki rızkı eşit paylaşma konusu olmadığı açıkça anlaşılsın diye. Burada bahsedilen insan olarak bizim mülkümüzü elimizin altındaki kölelerimizle/ işçilerimizle paylaşarak onlarında bizim mülkümüz üzerinde hak sahibi ve söz sahibi olmalarını İsteyip istemeyeceğimizi soruyor Allah Teâlâ. Hiçbir insan kölesinin ki, zaten oda efendisinin mülkü konumundadır. Malı üzerinde hak sahibi söz sahibi olmasını ister mi?  Hiçbir çiftlik sahibi toprağının üzerinde işçilerinin hak sahibi söz sahibi olmasını ister mi?  Allah Teâlâ da bize şunu gösteriyor: Siz üç kuruşluk mülkünüze kölelerinizin ortak olup sizin gibi mülkünüz üzerinde hak sahibi, söz sahibi olmasını istemiyorsunuz, istemezsiniz de, ben mülkümde ne diye ortak isteyeyim? Yâda bana ne diye insanlardan, meleklerden, putlardan, erenlerden, evliyalardan(!) ortaklar isnat ediyorsunuz? “Düşünen bir millet için ayetleri böylece uzun uzadıya açıklıyoruz” buyuruyor.

Devamındaki ayette yapılan şeyin Allaha şirk koşmak olduğu açıkça ifade edilmektedir. Çünkü lokman (as)’ın ifadesiyle “şirk büyük bir zulümdür” demektedir. (Lokman31/13)  Allah Teâlâ da bu zulmü yapanı asla bağışlamayacağını bildiriyor.

İlla bi iznih Ancak Allah’ın İzniyle”  ifadesinin geçtiği ayetlerde verilmek istenen mesajları birlikte anlamaya çalışalım:

“O gün insanlar, hiç sağa- sola sapmaksızın, kendilerini toplamaya çağıran görevlinin adımlarını izlerler. Rahmeti bol olan Allah’ın korkusu ile tüm sesler kısılmıştır. Bu yüzden fısıltıdan başka bir şey duyamazsın.”(Taha 20/108)

“O gün şefaatin faydası olmaz. Ancak rahmanın izniyle razı olduğu (Lai lahe illallah) sözünü(söylemiş olmanın) faydası olacaktır.”(Taha 20/109)

(Buradaki ‘kavlen’ sözü,  ibni Abbas’a göre kelimeyi tevhittir. Yani hesap günü gelmeden önce dünyada iken Allah’a şirksiz olarak inanmış Allahtan başka ilah tanımıyorum demiş ve bu sözü üzere ölmüşse; işte bu anlayışın o gün faydasını görecek, o insanı bu inancı kurtaracaktır. Allah’ın razı olduğu söz budur.  Devamındaki ayette buna işaret ederek şefaatleri beklenenlerin aczinden ve cehaletlerinden bahsedilmektedir:

“Allah, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz.”  (Taha 20/110)

“Allah onların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Allah’ın razı olduğu kimseler şefaat edemezler. O’nun korkusundan titrerler.” (Enbiya 21/28)

“De ki: Allah’tan başka, taptıklarınızı çağırın. Onlar ne göklerde, ne de yerde zerre kadar bir şeye sahip değildirler. Ve onların bu ikisinde ortaklığı da yoktur. O’nun(Allah’ın) bunlardan hiçbir yardımcısı da yoktur.”  (Sebe 34/22)

O’nun katında, şefaatin hiçbir anlamı yoktur. Ancak bunun olabilmesi için bir kimseye izin verilmiş olması lazım.(İşte böyle bir iznin verildiği tek bir kişiden bile bahsedilmez Kur’an’da bu bir tesadüf değildir. Bunun niçin olmadığını yukarıda açıklamıştık) Nihayet onların kalplerinden korku giderildiği zaman onlara derler ki; rabbiniz ne dedi? Kalplerinden korku giderilip huzura kavuşanlar da derler ki; hakkı (söyledi.) O yücedir büyüktür.” (Sebe 34/23)

Bu ümmet Şefaatin hesap günü olacağına ve orada birileri günahkâr insanlara şefaat ederek kurtaracaklarına inanıyorlar. O günün durumunu anlatan ayetlere rabbimizin ne buyurduğuna bakalım:                                            “O, göklerin, yerin ve ikisi arasında olanların Rabbidir. O, önünde kimsenin konuşmayacağı Rahman olan Allah’tır.”

O gün; ruh ve melekler, saf halinde Allah’ın huzurunda duracaklardır. Rahman’ın izin verdiklerinden başkaları konuşamazlar. O konuşmasına izin verdiği de sadece doğruyu söyler.” (Nebe 78/37-38)

“O gün gelince; Allah’ın izni olmadan kimse konuşamaz. Onlardan kimisi bedbaht, kimisi de bahtiyardır.” (Hud 11/105)

Onlar, Allah’ı bırakarak, kendilerine fayda da zarar da veremeyen putlara taparlar: «Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir» derler. De ki: «Göklerde ve yerde, Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na haber veriyorsunuz?» Allah, onların ortak koşmalarından münezzeh ve yücedir.” (Yunus 10/18)

Bu ayetlerde ifade edilen şefaat anlayışının bir yerinde müminlerden söz ediliyor mu? Ya da bizim sadık kullarımız size şefaat edecek buyruluyor mu? Yahut bizim elçilerimiz, en başta da Muhammed (as) sizlere şefaat edecek buyuruyor mu?  Asla öyle bir ifade isim geçmiyor. Nasıl oluyor da “Şefaati uzma” hadisini(!) Resulullah’a isnat ediyorlar?

Ayrıca Rabbimizin ifadesi ile Kur’an da çelişki yoktur:

Hâlâ Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok çelişkiler bulurlardı.” (Nisa 4/82)

Hal böyle olunca bakara suresinin üç ayetinde hesap gününü kastederek açıkça o gün kimseye şefaatin ve harici bir yardımın olmayacağı bildirilmesinin ardından; aynı surenin 255. Ayetiyle de niçin olmayacağının gerekçeli kararı bildiriliyor.  Şimdi buna rağmen diğer ayetlerdeki “ Allah’ın izin verdikleri şefaat edecek” diye tercüme ederseniz;  bu çelişkiyi nasıl izah edeceksiniz?  Hal bu ki Allah Teâlâ, müşriklerin kendi taraflarından falan filan bize şefaat edecek iddialarına cevap olarak: “ Bu işin olabilmesi için bizim iznimiz, müsaademiz olması gerekir. Aksi halde onların ne ilmi ne de bu işi yapmaya güçleri yeter buyurmaktadır. İznimiz gerekir demek izin vereceğiz demek değildir. Burada ifade edilen izin Allah Teâlâ’nın eşyaya ve kâinata koyduğu yasalar anlamında bir izindir.  Allah insana kendi iradesi çerçevesinde inanır, inkâr eder, istediğini yer içer, istediği işi yapar…. Bu minval üzere istediğini yapmaya Allah izin vermiştir. Ama Allah, insana ahirette kendi hükmünün önüne geçme izni vermemiştir. Bu gerçeği ilan eden ayetleri birlikte okuyup yeniden düşünelim:

“O gün, kimsenin kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı bir gündür. O gün buyruk, yalnız Allah’ındır.” (İnfitar 82/19)

Hesap günü Şefaatin olacağını söyleyenlere rağmen, Allah Teâlâ açık açık olmayacağını söylüyor. Tercihimizi Allah Teâlâ’nın sözünden yana kullanmayalım mı?

Ve öyle bir günden korkun ki; o günde hiçbir kimse, hiçbir kimse için bir şey ödeyemez. Şefaat kabul edilmez. Fidye alınmaz ve onlara yardım da edilmez.”(Bakara 2/48)

“Ve öyle bir günden sakının ki, o günde hiç kimse başkası namına bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez. Onlar hiçbir yardım da görmezler.” (Bakara 2/123)

“Ey iman edenler, alış verişin, dostluğun ve şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel, size verdiğimiz rızıklardan infak edin. İnkâr edenler zalimlerdir.” (Bakara 2/254)

Bu ayetle Allah Teâlâ hesap günü kazanmak isteyenlere adeta kopya veriyor. O gün kurtuluş istiyorsanız; size verdiğimiz rızıklardan dünyada iken infak edin. O gün,  dostluk, alış veriş ve Şefaat yoktur. Niçin olmayacağının gerekçesini devamında şöyle bildiriyor:

(Niçin olmayacak?)”Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O’nu ne gaflet basar, ne de uyku.(Niçin olmayacak?) Göklerde ve yerde ne varsa hepsi o’nundur. O’nun İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir?  (Niçin olmayacak?) O, kullarının önlerinde/ yaptıklarını ve arkalarında ne varsa/yapacaklarının hepsini bilir. Onlar ise, / şefaat edeceğini zannettikleri ise O’nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar.  (Niçin olmayacak?) O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O’na asla zor gelmez. Çünkü O çok yücedir, çok büyüktür.”  ( Bakara 2/55)

İşte ayet el kürsü diye bildiğimiz bu ayette Allah; Her hal ve karda kim ne yapmışsa onu bilme, görme, işitme, kaydetme ve yeri gelince hesabını sorma konusunda ve herkese layık olduğu karşılığı verme konusunda, yardımcıya ihtiyacı olmadığını; yardımcısının da bulunmadığını âleme ilan ediyor. Buna rağmen kıyıda köşede Allah’a ortaklar bulmaya çalışanların tüm gayretleri boşunadır. Allah aciz değil ki yardımcıya ihtiyacı olsun. Hiçbir şeyden cahil değil ki, birilerinin bilgilendirmesine ihtiyacı olsun. Hükmetmede zafiyeti yok ki, birilerine hükmünü bozma yetkisi versin.

Sonuç olarak Allah’tan rol çalmaya çalışanların sonu hüsrandır. Sadece ona kulluk edip sadece ondan yardım isteyenlerin ahir ve akıbetlerinin ise hayır olacağını Fatiha suresiyle Allah garanti etmektedir. Dileyen dilediğini tercih eder. Sonuçta insan tercihinin ürünüdür.

Google+ WhatsApp