Şef-Devlet, Kral-Devlet, Parti-Devlet

Şef-Devlet, Kral-Devlet, Parti-Devlet

İnsanlık tarihinde başından beri devlet/yönetim/iktidar denen vardı, çünkü insan hiçbir zaman tek başına doğup yaşamadı; en küçük birim olan kabile toplumu içinde tarihe/topluma girdi..

Hüseyin Alan

Derken son 50 yılda diyelim ‘Şirket-Devlet’ modeli yaygınlaştı; tüm dünyada.

Bakmayın siz ilerlemeci tarih yorumuna inananlara, ilkellikten mükemmelliğe doğru gelişen tarih/toplum şablonu içinden düşünen modernistlere, bunların

‘Devlet’ modern zamanın icadıdır demeleri içi boş ‘lakırtıdır.’

İnsanlık tarihinde başından beri devlet/yönetim/iktidar denen vardı, çünkü insan hiçbir zaman tek başına doğup yaşamadı; en küçük birim olan kabile toplumu içinde tarihe/topluma girdi..

Devlet denen eni sonu bir iktidar ilişkisidir, emredici konumdaki hükümran güç kimse, yazının başlığındaki ilk eklerle anıldı; devlet sahipliğinin birinden diğerine geçişiyse kolay olmadı; hiç bi yerde.

İç savaşlar, ayaklanmalar, askeri darbeler, salgın hastalık-iklim değişikliği gibi büyük doğal gelişmeler veya dış müdahalelerle oldu bitti bu geçişler. Hangi toplumun/ülkenin nasibine ne düştüyse!..

“Şirket-Devlet” modeli postmodern, neoliberal çağın bir ürünü, ikinci dünya savaşından sonra boy göstermeye başlayan bir arayışın sonucudur.

Daha önceki modeli hemen hepimiz hatırlarız; ya yaşadık yahut yaşayanlarla birlikteyiz çünkü.

Bi öncekinin belirgin özelliği tek veya muvazaalı çift partili sistem olmasıydı. Hukuk kurallarıyla meşruiyet bulduğu için muhalifleri yasalara dayanarak isyan suçuyla bastırması, aman vermemesiyle ünlendi…

Devlet derken aslında bu kelimeyle onu gizleyen, soyutlaştıran hususa bakıldığında onun, yasalarıyla vücut bulan, iktidarını o yasalarla devletleştiren olduğu görülür.

Yoksa bu modelde o devlet deneni gören, elini sıkan, şakalaşan, yakasını toplayan yoktur ama o vardır; gözü herkesin üstünde kulağı deliktir, her yerdedir ve herkesi bilir.

Yurttaşın/yönetilenin bi tanışıklık olduysa onu ‘temsil’ edenlerden dolayıdır; çünkü ‘mümessiller devlettir.’ Bundan dolayı ‘devlet adamı, devlet ordusu, devlet valisi, devlet savcısı, devlet memuru..’ denenler vardır.

Devlet, iktidar, hükümranlık vs adı her neyse yönettiklerinin dışında ve üstünde ayrı bi varlık ve mutlak güç olduğu için ‘kutsal’ sayılır, mümessilleri de ‘devletlu’ olarak efsunlanır; makamları yücelikle, sıfatları büyüklükle, işleri azametle, konutları görkemlikle, hizmetlileri ciddiyetle anılır.

Gel gör ki kabile devletinden soyut devlete kadar hepsinin söyleminde ortak bi şey vardır; ‘hizmetkarınız, sizin için varız, size çalışıyoruz.’ Bununla neyi gizliyorlar dersiniz?..

Son model devlete gelince; evvelki modelden buraya geçiş iki şekilde gerçekleşti; her yerde uygulanan standart iktisadi program ve bunun uygulanması için gerekli devlet zoru. Misal mi?

Türkiye’de 12 Eylül olmasaydı ‘baba devletten, devletçi ekonomiden, ithal ikameci/korumacı üretimden, emek sermaye temelli sınıflı toplumdan, görece refah seviyesinden, erken emeklilikten, yüksek alım gücünden’ vs bi anda vaz geçip;

‘Özelleştirmeci devlete, o güne kadar birikmiş yatırım ve kaynakları kelepir fiyata şirketlere devretmeye, patronların keyfine bırakılacak emekçiye, sosyal harcamaları kısmaya, mezarda emekliliğe, ithalat bolluğuna, devleti anormal borçlandırmaya, krediye boğulmuş tüketiciye’ vs geçilebilir miydi?

Dünyanın neresinde zor gücü olmadan, muhalefeti bastırmadan, kolayına, halkın rızasıyla geçilmiş ki burada geçilebilsindi..

Şirket-devlet modeli Latin Amerika’da, Asya’da, Afrika’da darbeciler eliyle, Afganistan hattı ve Ortadoğu’da militarist müdahalelerle gerçekleşebildi.

Avrupa zaten şirket devlet modeliydi, demokratik yollarla yeni modeli derinleştirirken bi tek İngilterede ‘Demir Leydi’ iktidarı postmodern zora başvurdu. Kuzey Amerika’da dinden meşruiyet alan ‘Neo-Conlar’ bu hattı çizdi.

Türkiye’de 12 Eylülden gayrı darbe olmadığına göre ya Avrupa yahut Amerika’da uygulanan yönteme uygun şartlar hazırlanmıştı belli ki..

Ne demek şirket devlet?

Dünyada çokça şubeleri, her milletten özel hissedarları ve ortakları olan büyük şirketler var.

Yeryüzünün ‘beşeri-coğrafi-doğal’ ne kadar birikimi, kaynağı ve imkanları varsa tümü bunların emrinde, tekelinde. Bunlar nerde isterseler orada baş üstündeler. Çünkü bu bir iktisadi ve siyasi sistem.

Bunlara zorluk çıkartmaya kalkan ülkelerin veya yöneticilerin vay gele başına;

1950-90 arası Şili, Uruguay, Arjantin, Brezilya, Cezayir, Endenozya; 80-2000 arası Sovyetler ve Çin; 2000-2015 arası Afganistan, Irak, Libya, Mısır, Suriye örnekleri adları en çok bilinenlerden.

Hepsinde benzer yöntemler uygulandı; ölüm tarlaları, toplu mezarlar, işkence odaları, sağ çıkılamayan cezaevleri, muhalif insan avı vs..

Bu şirket yöneticilerinden 26 kişinin serveti, orta sınıftan 3.5 milyar insanın bir yıllık kazancının toplamına eşit.

8 milyar dünya nüfusunun içinde serveti 30 milyon dolar ve üzeri olanların sayısı 575 bin kişi; yanlış okumadınız, yazıyla ‘beş yüz yetmiş beş bin kişi.’

Türkiye’de 83 milyon insan yaşıyor, bu 30 milyon ve üstü servet sahibi kaç kişi var biliyor musunuz; 1000 (yazıyla bin) kişi civarı. Milyarderlerin sayısı mı, 35 kişi kadar.

Dünyada temiz içme suyuna ve yeter miktar gıdaya ulaşamadığı için hasta; geçim kaynakları ve imkanları gasp edildiği için sefil hayata mahkum; yeterli eğitim ve sağlık hizmeti alamadığı için çaresiz, sakat; günlük 1 bilemedin 2 dolara çalışarak yaşamaya gayret eden yoksul ezik insanların sayısı milyarlarla ifade ediliyor.

Şimdi böylesi bi paylaşım ve dağılımı kurt kuzu hikayesi bile anlatamaz; normal midir, doğal mıdır, olması gereken midir?

Hiçte değildir. Bu manzaranın hepsi planlı programlıdır. Bir sistem dahilindedir. O şirket hissedarlarının anormal servetleri için bu denli yoksulluk, sefalet, rezalet, kepazelik zorunludur. Bunun olması için şirket devlet şarttır. Başka türlü olamaz..

Yeryüzünün yeni lanetlileri vicdandan, ahlaktan, adaletten bahsedebilir; ne büyük trajedi bu. Bunlardan bahsetmek

Bi bankacıya neden faizli borç veriyorsun, bi mafya üyesine neden haraç alıyorsun, bi kumarhane sahibine yaptığından utanmıyor musun, bi fahişeye namuslu ol.. demek kadar abes oluyor.

Bilinmesini istediğimiz husus, bu işlerin bi sistem dahilinde, standart program halinde, devletler eliyle gerçekleştirildiği; burada bi sapma yok…

İnsan hakları kuruluşları, uluslararası hukuk, BM, DSÖ, yardım kuruluşları falan demeyin sakın; bunlar o şirketlerin vakıflarının bağışları, bursları, el altı destekleri vs ilişkilerini hatırlatmalı,

Buna rağmen iyi ki varlar denebilir, bazı bazı bu işleri faş ettikleri de oluyor da ondan!

Bu kuruluşlar ekonomik sistemle onun uygulanması için gereken zor gücü arasındaki zorunlu ilişkiyi gizledikleri oranda rol alabiliyorlar; suç ortakları mı yoksa olabildiğince çırpınma mi, karar sizin.

İktibas Dergisi

Google+ WhatsApp