Seçmek…

Seçmek…


Seçmek…

 

Seçmek eylemi, insan hayâtının en temel dinamiklerinden birisini oluşturuyor. Hayât boyu bir şeyleri veyâ birilerini seçiyoruz. Özgürlüğü tecrübe etmenin, seçmek dışında bir başka pratiği de mevcût değil. Feylozof, edebiyatçı J.P.Sartre, bu bağı en iyi görenlerden birisidir. Bu ikisi arasında tam bir özdeşlik görür Sartre. Sartre’a göre insanın mahkûm olduğu tek bir şey vardır; o da özgürlüktür. “Özgürlük seçmektir” diye yazar. Hiçbir insan durduk yerde özgür olamaz. Özgürlüğün biricik eylemidir seçmek..

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Bu bağ kaçınılmaz görüldüğü için, seçmek, aynı zamanda “doğal” bir “hak “ olmak zorundadır. Hâlbuki, seçmenin önünde onu kısıtlayan çok sayıda engel de mevcuttur. O hâlde, özgürlüğün alanı, seçme eylemini kuşatan engeller kaldırılabildiği nispette genişleyecektir.

Bununla berâber, Sartre özgürlük meselesini mekanik bir tarzda değerlendirmez. Yâni, seçmek eyleminin önündeki cümle engellerin kaldırılmasını savunurken boş bir kağıda, bir coğrafyasızlığa imzâ atmaz. Onun karşı çıktığı, seçme eylemine “dışarıdan” getirilen engellerdir. Özgürlük; dolayısıyla seçme eylemi, elbette bir dizi başka üst belirleyicilerle(değerlerle) belirlenir. Özgürlük bildiğini okumak ve yapmak değildir. Özgürlüğün sınırları vardır. Ama bu sınırları koyacak olan insanların bizzât kendileridir. Özgürlüğü belirleyecek olan değer ise “sorumluluktur”. Sorumsuz özgürlük olamaz. Sartre’a göre seçerek özgürleşeceğizdir. Ama seçimlerimizi, hâliyle özgürlüğümüzü, sorumluluklarımız belirleyecektir. Bir yerde, ”Özgürlük sorumluluktur” diye yazar.. Onun karşı çıktığı özgürlüklerin dışarıdan engellenmesidir; değilse içeriden engellenmesine karşı çıkmak bir yana, onu varoluşun esâsı olarak görür. Neyi seçeceğime “ben” karar vereceğimdir; ama bunun istikâmetini de “sorumluluk” duygum belirleyecektir.

Sartre’ın özgürlük anlayışı, her şeyden evvel “başkasından” sorumlu olmayı ihtivâ ediyor. Başkasını bir cehennem olmaktan çıkaracak olan da benim onun sorumluluğunu yüklenmemdir. Feylozof bu sûretle , liberâllerin pısırık “negatif” özgürlük anlayışlarını, yâni “bir şeyden” özgür olmayı yetersiz buluyordu. Özgürlük, bireyleri birbirine bağlayan bir değerdi Sartre için. “Bir şey için”, daha mühimi “bir başkası üzerinden ve başkası için” özgür olmaktır bu. Sorumluluk üzerinden bir başkasına adanmışlıktır bu.

Bu fikirler devrini kasıp kavurdu. En başta devrin gençliğine derinden tesir etti.. Sartre; Camus ve Marleau Ponty gibi diğer yazar ve düşünürlerle berâber 68 Kuşağı’nın ruh mimarlarından birisi; belki de en başta geleniydi. (Özellikle de, daha sonra Müslüman olacak Frantz Fanon ile yakınlığı dikkât çekicidir).

Sistem ise bu ahlâkî derinlikler taşıyan fikir ve eleştirileri marjinalize etmeyi çok iyi bildi. Siyâsal düzlemde “aşırıları” tasfiye etti. Mâkulleşme ve vasatlaşma temelinde siyâsal seçenekleri Merkez Sağ ve Merkez Sol olmak üzere iki kulvara taşıyıp sınırlandırdı. Merkez Sağ ve Merkez Sol arasında sıkışan bir seçme eyleminin elbette sistemik bir işleyiş rahatlığı ve kolaylığı sağladığını herkes rahatça kabûl edecektir. Ama bunun özgürlükler alanında bir zenginliğe ve derinliğe işâret ettiğine inanmak o kadar da kolay olmasa gerekir. Marjinâller ise sistemde elbette tehlikesiz oldukları nispette, adacıklar olarak yaşamaya devâm etti. Ama adı üzerinde, marjinâl kaldıkları için tesirli olamadılar. Zaman içinde eriyip gittiler. Marjinâl kalmaya mahkûm olmanın çileden çıkarıcı etkileriyle bâzıları kendilerini kuşatan bu “mâkus tâlihi kırmak için şiddete yöneldiler ve bekleneceği üzere kaybettiler.

Ekonomik düzlemde ise, üretici ve tüketici olmanın dışında ne vardı ki? Üretmek için tüketmek ve tüketmek için üretmek Sartre gibileri keser miydi? Hâl böyle olunca ekonomik sâiklerle yapılanların seçmekle veyâ özgürlükle bir alâkası olamazdı.

Yegâne özgürlük alanının “kültür” olarak gözükmesi bunun neticesiydi. Herkes kültürel alanlara abandı. Sistem ise boş durmadı. Bu yığılma ve buradan türeyen talepleri örgütledi ve mantığına uygun hâle getirdi. En başta marjinalizmi bir günah, eksiklik veyâ bir kusur olmaktan çıkardı. Tam tersine onu kutsadı. Kültürel çeşitlilikler kültürel farklılıklara dönüştürüldü. Kültürel gettolaşma sonuna kadar teşvik edildi. Canlı kültürel hayatlar kimlik gibi soğuk bir kavramla ifâde edilir oldu. Kültürel özgürlük talepleriyle kültürel gettolaşma paralel gitti. Sartre’ın istediğinin tam tersi oldu. Özgürlük talepleri, başkaları üzerinden değil, kendisinden başkasına kör olan “ego merkezler” veyâ “ethno merkezler” tarafından bencilce kullanılır oldu. Bugün özgürlüğün en konvansiyonel karşılığı , sorumluluk değil, müdahalesizliktir.

Sistem kültürel alanları endüstriyel bir yeniden üretime tâbi tuttu. “Sızlanma; bulduğunu tüket” diyen kaba kitle kültürünün yerini, popülerlik temelinde alabildiğine çeşitlendiren kültürel endüstrilerdir bunlar. Onun içinde en aykırı olanlar bile ehlileştirilir ve tüketilmeye uygun hâle getirilir. Sistem, seçmek eyleminin ve özgürlüğün en uçucu tecrübelerini yaşatır insanlara. O kadar çok seçenek var ki..O kadar çok seçiyoruz ki… O kadar ki, artık seçmek eylemi bile mânâsını kaybediyor…

Sartre artık hayatta değil.. Olsaydı ne derdi acaba?…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp