Seçim sonuçları üzerine

Seçim sonuçları üzerine

Seçim sonuçlarının belli olduğu 25 Haziran’ın sabahında oyların gösterdiği hususları doğru bir şekilde okumamız gerekiyor. Beklendiği gibi Tayyip Erdoğan yeniden cumhurbaşkanı oldu. Zaten ciddi bir alternatifi de yoktu. Partisi ise beklendiğinden de az oy

Seçim sonuçları üzerine

 
 

Seçim sonuçlarının belli olduğu 25 Haziran’ın sabahında oyların gösterdiği hususları doğru bir şekilde okumamız gerekiyor. Beklendiği gibi Tayyip Erdoğan yeniden cumhurbaşkanı oldu. Zaten ciddi bir alternatifi de yoktu. Partisi ise beklendiğinden de az oy alarak tek başına iktidar olamadı. Bundan önce 1 Kasım 2015 tarihinde yapılan son genel seçimde oyların % 49,49’unu alarak toplam 550 milletvekilinden 317 milletvekili çıkaran AKP, 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan seçimde oyların ancak % 42,5’ini alarak 600 milletvekilinden 293 milletvekili çıkarabilmektedir. 3 yıl boyunca seçmen sayısının 2 milyon 400 bin civarında arttığı halde, AKP’nin aldığı oy 2,5 milyon azaldı. Artan seçmenleri hesaba kattığımızda 2011 seçimlerine göre 4 milyondan fazla oy kaybettiği anlaşılıyor. Tayyip Erdoğan’ın aldığı oy oranı % 52,5 iken, AKP’nin aldığı oy oranı ancak % 42,5. Tayyib’e oy verenlerden tam 5 milyon kişi AKP’ye oy vermemiş. 2015 seçiminde aldığı oy oranının % 7’sini kaybetmiş bir partiden bahsediyoruz. Bu sonuçlar gösteriyor ki, AKP, büyük bir düşüşe geçmiştir. Tek başına iktidarı kaybetmiştir.

Bu verilerden yola çıkarak bazı çıkarımlarımı paylaşmak istiyorum.

Halk iradesi, milli irade denilen demokrasi budur. Tahteravallidir; binersin üstüne, bir yükselir bir alçalırsın. Hakem halktır; demokrasilerde halka küsülmez, kızılmaz. Nasıl karar verdi ise ona uyulur. Sana çok verince iyi olan kalabalıklar, sana ders verince kötü ilan edilmez.

Demokrasiyi, çok partili yönetim tarzını kabul ettiğinize göre, falan partiye suçu yükleyip barajı aşmasını suç gibi görmek, ya da başarısızlığın faturasını oy vermeyenlere kesmek de ciddi bir çelişkidir.

AKP’nin bu oy kaybı hakkında ciddi bir muhasebe ve özeleştiri yapması icap ediyor. Daha önce oy verdiği halde, bu kadar insanın artık partilerine oy vermemesini değerlendirirken, işi baştan ele alıp, demokratik çalışmaları İslâmî bir bakış açısıyla tahlil etmek de gerekiyor. Senin partin nasıl seçime katılıyorsa, diğer partiler de katılacak. Devamlı “bizi halk seçti”, “halkın iradesi”, “demokrasi”… der dururdunuz. Şimdi de HDP barajı geçtiyse onu da halk seçti. Onlar size nasıl tahammül ettiyse, siz de onlara tahammül edeceksiniz. Halkın iradesini önemseyen, demokrasiyi hakem kabul eden zihniyetlere göre HDP’ye suç bulmak kendisiyle çelişmektir. Siz değil miydiniz PKK’lılara: “Dağdan inin, parti kurun, mecliste çözüm arayın” diyen? Onlar da sizin sözünüzü tuttu. Ve meclise 67 milletvekili ile giriyorlar. Demokrasiyi kabul ettiğinize göre, halkın size verdiği oyları sizden geri alarak HDP’ye ve daha çok İyi denilen partiye vermesini de suçlayamazsınız.

Hele, “oy vermek câiz değildir” diyen muvahhid kesimi suçlamak, yenilginin faturasını onlara yüklemek hiç adaletli değildir. Onlar başka partilere oy verin demediler. Oy verme oranları aşağı yukarı aynı: Her ikisinde de % 85’in biraz üstünde. Eğer bu seçimde oy vermeyen kesimler çok fazla olsaydı, o zaman hiç oy vermemeyi ısrarla savunan kesimi kendi ölçülerinize göre suçlama hakkınız olabilirdi. İkinci olarak, onların AKP’ye 5 milyon civarında oy kaybettirecek güce sahip olduğunu ileri sürmek gibi gözünüzde büyüterek gülünç olursunuz.

Her yokuşun bir inişi, her yükselişin bir alçalışı olacak. Hiç beklemiyordunuz iktidarı kaybedeceğinizi. Kibirden, şımardığınızdan göremiyordunuz hatalarınızı. Şimdi ne kadar özeleştiri yapacaksınız, hep birlikte göreceğiz? Ve esas geri dönmeniz gereken problemin ne kadar farkına varacaksınız? Gayrı İslâmî rejimi güçlendirmenin, ölümcül düzenin iskeletine kan pompalamanın yanlışlığını ve Nebevî metodun gerekli olduğunu, halkın hakemliğini esas almak yerine Hakkın rızasını öne çıkarmak gerektiğini… Bu yenilgi ile esas temel mevzuda, demokrasiyi ve takip edilen yanlış metodu sorgulayacak bir değerlendirme, bir muhasebe yapmanız icap ettiğini içinizden söyleyenler ve uygulayanlar çıkacak mı? Eğer hükümete talip olunmasından önce devleti İslamlaştırmaya talip olmanın önemini gösterecekse, Allah’ın hükümleri uygulansın diye halkın İslâm’a doğru değişim ve dönüşüm çabalarına itecekse, demokrasinin kendisini sorgulamaya yöneltecekse, bu mağlûbiyet gâlibiyet sayılır. Yok, suçu birilerine yamayıp kafayı kuma gömecekseniz, kendinizi aklamaya, gurur ve kibir içinde yaşamaya devam edecekseniz bu mağlubiyetleri daha nice mağlubiyetler takip edecektir.

“Dünya Müslümanları kaybetti, ümmet kaybetti” gibi büyük lafları bir tarafa bırakın. Siz nereden ümmetin temsilcisi oluyorsunuz? Ümmet için neler yaptınız? Bu yaptıklarınız Peygamberlerin yaptıkları ile, Kur’an’ın öncelikli emirleriyle ne kadar örtüşüyor? Eğer ümmet kaybetti ise, ümmetin kaybetmesine sebep olarak kendi hatalarınızı göz önüne getirin. “Müslümanlar rahat etmişti, bundan sonra rahat edemeyecekler.” Böyle mi diyorsunuz? İşte, fazilet gibi gördüğünüz bu durumu da muhasebe edin. İslam davasının önünün açılması gerekirken, dâvânın rahat etmesi önceliklenmeli iken Müslümanları rahata ve rehavete sürüklediniz. Gayrı İslâmî bir rejim ve ortamda rahat olan Müslümanlar daha fazla dünyevileşti, Ak parti hükümeti sayesinde faizsiz, kredi kartsız, uydu TV.siz, internetsiz, cepsiz, israfsız yaşayamayacak hale geldi. İslam rahat değilken Müslümanların rahatını önceliklediniz, onları sağcı ve muhafazakâr yaptınız. İslâm devletini talep eden kesim yok denecek kadar azaldı. 17 senelik iktidarınızda Kur’an’ın ahkâm âyetlerinden kaç tanesini hayata taşıdınız? Allah’ın Kur’an’da farz kıldığı kaç hükmü uygulattınız ve kaç tane haramı suç saydınız? 13 senede imkânsızlık ve daha büyük zulüm ortamı içinde Peygamberimiz devlete gitmişti. Sizin İslâmî devlet talebinden bile namaz kılanları uzaklaştırıp uzaklaştırmadığınızı hiç olmazsa bu ortamda muhasebe etmeniz gerekmez mi? İktidarda iken düşünemediğiniz Allah’ın hükmünü, inşallah bundan sonra düşünür, İslâmî değişim ve dönüşüm için peygamberler nereden nasıl başladı ise, Kur’an bizlerden öncelikle neleri yapmamızı istedi ise onlara öncelik vermeyi planlarsınız da o zaman bu yenilgi, zaferin başlangıcı olur. Peygamberler tevhidden başlamıştı; putperestliğe tavır almışlar, putlarla mücadele için her zorluğa göğüs germişlerdi. Halkı değiştirerek devlete lâyık toplum oluşturmuşlardı. İslâm ve Müslümanlar için Kur’an’ın ve Sünnetin tavsiyelerine uymayı, nebevî metodu, bugün değilse, ya ne zaman düşüneceksiniz? Yoksa, hâlâ câhiliyye hükmünü mü istiyorsunuz? Allah’ın hükmünü istiyorsanız haydi Kur’an okumaya, anlayarak, teslim olarak ve yaşamaya çalışarak, onun hükümlerini kendinize, evinize, işyerinize, kuruluşlarınıza ve devlete de hâkim kılmak için Kur’an’a yönelin! Peygamber’in usulünü uygulayarak…

% 85’i geçen katılımla seçime katılım oranı, dünya ortalamasına göre hayli yüksek. Bu da demokrasiyi bu halkın ne kadar benimsediğini gösteriyor.

Koalisyonların tarihe karıştığını söyleyenler ne kadar yanıldılar. AKP’nin tek başına iktidarda olduğu zamanlarda, ilk yıllarda askerlerin, TÜSİAD’ın, medyanın yön verdiği bir yönetimi yaşadı. Yani, sayılan bu güçlere, yattığı yerden Atatürk’ü de eklersek, çok sayıda koalisyon ortağının ülkeyi birlikte yönettiği gerçeği ortaya çıkar. 15 Temmuz 2016’ya kadar son 10 yıl Fetullah’ın koalisyon ortağı olduğuna şahit olduk. Şimdi de MHP’nin büyük ortak şeklinde koalisyon ortağı olacağını / olduğunu görüyoruz. Bugün kötülük odağı, büyük şeytan ilan edilen dünkü ortağı Fetö için: “Ne istedilerse verdik” diyen cumhurbaşkanı, bugünden sonra da Devlet’e ne istediyse vermeye hazır konumdadır. MHP, kendisi olmadan çoğunluğu sağlayamayacağını, istediği gibi ülkeyi yönetemeyeceğini bildiğinden, büyük ortak gibi AKP’ye her istediğini yaptıracaktır. Aynı zamanda, AKP’yi daha ulusalcı, daha vatancı, daha ırkçı bir çizgiye çekecek, kendi sloganlarını ona kabul ettirecek, kendi dünya görüşünü AKP’ye hâkim kılacaktır. Yani, sadece koalisyon ortağı olmakla yetinmeyecek, AKP’yi büyük oranda MHP’ye benzetmeye çalışacaktır. Uygulanacak çok başlılığa, “koalisyon” demek yerine “Cumhur İttifakı” demek, olayı değiştirmeyecektir. Önemli olan ad değil, uygulamadır.

Tayyip Erdoğan, yaptığı balkon konuşmasında “bu seçimin galibi demokrasidir, milli iradedir” dese de, AKP’liler seçim zaferi kutlasa da, bu seçimin esas galibi Devlettir, MHP’dir. MHP artık iktidar partisidir, iktidara rengini verecek olan, istediğini yapacak ve yaptıracak olan parti, bundan sonra AKP değil, MHP olacaktır.

Halktan iyi niyetli ama saf seçmenlerin bir kısmı AKP’nin sistemi değiştireceği beklentisi veya bahanesi ile partilerini desteklediler. Dağ fare doğurdu. 25 Haziran’dan itibaren yeni sistem yürürlüğe giriyor. AKP’nin bahsettiği “yeni yönetim sistemi”ni İslâmî yönetim sistemi diye anlamak isteyenler, hâlâ görmüyorlar mı, işte “yeni yönetim sistemi” başlıyor. Sistem değişikliği denilen şey uygulamaya giriyor. Bakın bakalım, sistemi değiştireceğini düşündüğünüz kimseler İslâmî anlamda sistemin nesini değiştirmişler? Aynı yönetim, aynı anayasa ve aynı kanunlar. “Allah’ın hükmüyle hükmetme”, “İslâmî bir sistem” ifadelerini dilinin veya kaleminin ucuna alan bile yok. Kendi kendilerine gelin-güvey olanlar, kendilerini kandırıp gerdeği daha çok bekleyecekleri için hayaliyle tatmin oluyorlar.

AKP’nin oy kaybını, oy verilmesine karşı çıkan tevhid ehli mü’minlere fatura etmek, adaletli bir tavır değildir. Sayıları ve imkânlarına baktığımızda, tevhid ehli câmiada toplumdan, medyadan esen sert rüzgârlarla savrulan ve oy verip saf değiştiren kimselerin sayısı, daha önce oy verip de bunların etkisiyle oy vermeyen kişilerin sayısından daha fazladır. En iyimser yaklaşımla oy vermekten caydırdıkları insan sayısı toplam olarak yüzlü rakamları geçmeyecektir. Vakıa ise, milyonlarca oy kaybıdır. Oy vermeye karşı çıkan kesimler ne dedi: Hüküm, hâkimiyet sadece Allah’a aittir. İnsanların hangi esaslar ile yönetileceğini belirleme hakkı yalnızca Allah’ındır. Allah’tan başkası insanlara vekil olamaz. Bu din, Allah’a ait olduğu gibi, bu dinin uygulanması ve hâkim olması için uygulanacak metodlar da kişilerin kendi kafasına göre olamaz. Nebevî usulün dışındaki yöntemlerden Allah’ın râzı olması beklenemez. Bunları söylediler ve Kur’an’dan âyetler, Peygamberimizin hayatından örnek kesitleri öne sürerek tezlerine delil getirdiler. Çünkü tevhid ehli iyi bilir; dinin özü oy kullanıp kullanmamak değil; tevhidi bütün boyutlarıyla kabullenip uygulamaya koymaktır. Diğer boyutlarıyla birlikte tevhidi siyasal anlamıyla da kabul edip Allah’tan başkasının yasa koyarak halkı Allah’ın hükmüne ters şekilde istediği gibi yönetip yönlendirmesine karşı çıkmaktır. Tevhidi tümüyle benimsememiş ve bilinçli ya da bilinçsiz şekilde imanına zulüm, yani şirk karıştırmış olan kimselerin oy vermemesi, onu kurtarmayacaktır. Oy veren müşrik bir kimsenin, oy vermeyen müşrik hale getirilmesi, ne o kimseye ne de onu oyda vazgeçirene herhangi bir sevap getirmeyecektir. Oy oranı azalmadı, rekor seviyeye ulaştı. Eğer oy verme oranı ciddi oranda düşmüş olsaydı, bunun sebebini oy vermeyin diyenlere atfedebilirdiniz. Yüzde 85’in üzerinde bir oy verme oranı var. AKP’nin kaybettiği oylar kendilerine "iyi" diye ad veren partiye kaymış anlaşılan. Yeni çıkan bu parti yüzde 10 civarında aldığı oyun az bir bölümünü CHP’den, büyük bir bölümünü de AKP’li küskünlerden aldı.

Allah için oy vermekten kaçınan muvahhid mü’minlere düşen görev: Oy verip vermeme tartışmalarına mecbur olmadıkları müddetçe girmemeleri, insanları Kur’an’ın anlayarak okumaya, teslim olup uygulamaya davet edip tevhidi bilince ulaşmaları için gayretlerini bu alana yoğunlaştırmaya çalışmalarıdır. Ayrıca, bölük pörçük bir görünüm içindeki tevhidi câmia, en kısa zamanda bir araya gelip bir güç teşkil etmeleri şarttır. Bir de güzel ahlak yönüyle örnek olmaları ve alternatif çalışma sistemi nasıl olur, alternatif usûl, yani Nebevî metod nasıldır, muhataplarına iyi anlatabilmelidirler.

Allah için AKP’ye oy verdiğini söyleyenlere düşen görev: Bu kaçıncı hayal kırıklığı diye düşünmekten öte, demokratik yolla başarıya ulaşmış dünyada bugüne kadar bir topluluğun bulunup bulunmadığını sorgulamak, bu yolla başarılı olunsa bile Allah’ın rızasına erişilemeyeceğini bilmek... Hükümete değil, devlete talip olmanın gerekli olduğunu; Kemalist, laik, demokrat bir düzeni kimler yönetecek, bunu temel görev gibi görmek yerine; önce kendi içimizde tevhidi, İslâm’ı uygulamak, sonra başka insanlara Allah’ın hükmünü, O’na itaat ve teslimiyeti anlatmak ve toplumu değiştirmeye çalışıp toplumun İslâmî devlete tâlip ve ona lâyık olmasını sağlamaya çalışmak olmalıdır.

Gayr-ı İslâmî düzeni toptan reddedip reddetmedikleri, düzenin topyekûn bir inkılapla radikal bir değişikliğe uğramasına gerek olmadan küçük ıslahatlarla Müslümanların düzeni haline gelebileceği anlayışına sahip olup olmamaları, başında Devlet’in olduğu, ırkçı, ulusalcı, laik ve Kemalist bir parti ile hemen her konuda işbirliği yapmanın getireceği gibi problemlere çözüm üretsinler. Hakla bâtıl arasında tavizci, uzlaşmacı, vatancı, ulusalcı, laikliği, düzeni, demokrasiyi toptan reddetmeyen, hakla bâtılı karıştıran, küfür kanunlarıyla ülkeyi yönetmekte bir sakınca görmeyen, Allah’ın indirdiğiyle hükmedilmesi gerektiğini önemsemeyen, kendilerinin seçtiği milletvekillerinin Allah’ın hükmüne tamamen zıt kanunlar çıkartmasını doğal gören, bu tağutî düzeni başkalarının değil; kendi oy verdiklerinin yönetmesi gerektiğine inanmak ve uygulamak... Tevhidi, siyasal ve sosyal açılımı ile kabul etmediği yargısına varılacak durumlar... Put, şirk, tâğut, Allah’ın hükmü gibi kavramları hiç önemsemeyen, bunlarla ilgilenmeyen vekiller ve onları destekleyenler… Kur’an’ı hayata geçirme gibi bir dertlerinin ve ideallerinin olduğuna şahit olmadığımız kimseler ve yapay gündemleri... Laikliği benimsediklerine dair nice konuşmaları olan en tepedekiler… Samimi, ama saf halktan bazılarının beklentisi ile şeriatı getireceği düşünülen, şeriata ters inanış ve yaşayış içinde zevk u sefa içinde ömür sürenler… Bunların öyle bir derdi, gündemleri, söylemleri yok. Ama eğer milyonda bir ihtimalle böyle bir şey yapmaya kalksalar, getirecekleri şeriat Osmanlı’nın bile gerisinde kalacak olan; tevhidden soyutlanmış, putperestlikle uzlaşmış, Batıyı (Hıristiyan ve Yahudileri) dost kabul eden, demokrat, kısmen laik bir şeriat, Müslümanlık olacaktır. Yani, sadece isim değişecek, cisim aynı kalacaktır. Ortadoğu ülkelerinin kimisinin devletin ismini değiştirmekle yetinmeleri, “İslam Cumhuriyeti” gibi devletin adına İslam kelimesi yerleştirmeleri ve bazı bireyle ilgili kanunlarla şer’i hukukun uygulanıyor gösterilmesi gibi...Yoksa, bunların gerçekten Peygamberimizin kurduğu gibi bir devleti, başında Ebubekir gibi birinin bulunduğu bir devleti istediklerini düşünmek mümkün değildir. Din anlayışlarında samimi oldukları, ama sahip oldukları dinin hakla bâtılın karışımı bir din olduğu anlaşılıyor.

Demokrasi ile İslâm’ı bağdaştırmak isteyenlerin İslam Dinini doğru anlamadıkları kesin. Tevhid ve şirk konularını bilirler, haberdardırlar. Ama kabul etmedikleri apaçık ortadadır. Tevhidle bağdaşmayacak geleneği öne çıkartan, Osmanlı tipi bir din anlayışına sahip oldukları görülüyor. Yöneticilerin yapıp ettiklerine bakıldığında demokrasi ile Müslümanlığı birleştirmek için, tağutî düzeni halka kabul ettirmek için çok büyük gayret sarf ettikleri açığa çıkıyor. Halk açısından tutarlı geliyor ki, seviliyor ve destekleniyor. Hak açısından tutarlı olmadığını Kur’an’la karşılaştırdığımazda ve Peygamberin mücadeleleriyle kıyasladığımızda net olarak görüyoruz.

Yöntem ve metodlarının Kur’anî ve Nebevî olduğunu iddia etmek mümkün değil. Ve bu demokratik yöntemle hiçbir ülkede hiçbir zaman hiçbir kimse, en küçük çapta İslâmî anlamda başarılı olamamış, tam tersine halkı İslâm’dan soğutmada hayli başarılı olmuşlardır.

Demokratik yöntemi benimseyen ve oy vererek değişimin gerçekleşeceğini düşünenler, farkında olarak veya olmayarak bu düzeni güçlendirdiler, bu düzeni Müslüman halka kabul ettirdiler, bunlar İslamcı halkı ve hatta İslamcı teşkilat ve cemaatleri “İslam Devleti” söyleminden uzaklaştırdılar. “Dinin Devleti” gibi bir vâkıa olmadığından “Devletin Dini” veya “Devlet Dini” oluşturuldu. Yani devletin emrinde bir din. Bu din anlayışına uymayan nice âlimler, cemaat önderleri, yazarlar hapse atıldı. Demokrasiye büyük katkıda bulundular ve Müslümanlara demokrasiyi benimsettirdiler. Bu particiler ve bu iktidar sayesinde artık kimse tâğut kavramını kullanmıyor, putlara ve putperestlere tavır almıyor. Dünkü tevhid ehli insanlar bugün demokrasi türküsü çağırıyor, elinde bayrakla ulusalcı sloganlar atıyor. Devlet başkanı, râbia diye farklı bir simgeye hiç alâkasız anlamlar yükleyerek Türk tipi bir din anlayışı oluşturdu; İslam dışı kavramları kutsal bir slogana dönüştürdü; İslâm’ın beş şartı gibi, tâğutî içeriğe sahip dört inanç esasını halka dikte ettirdi: "tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet". Bu yöneticilerin beyin yıkamaları sayesinde; “Tek ilâh, tek örnek şahsiyet, tek kitap, tek hüküm” diyenler ve yöneticilerin böyle demesini bekleyenler de pek kalmadı.

Eh, kabul edelim: “Yol yaptılar, yollara çiçek diktiler.” İyi de, Almanya veya ABD, bunların yaptıklarından çok daha fazla hizmet ediyorlar ülkelerine. Oralarda yaşasak onları mı destekleyecektik? Önemli olan cennete giden yolu ne hale getirdikleri. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticilere Kur’an “tâğut” der. Ve tâğutları reddedip inkâr etmek, iman etmek için şart kabul edilir (2/Bakara, 256). İki çeşit devlet, iki çeşit yöneci vardır. Biri İslâm Devleti ve başındaki halife, ülü’l-emr. Allah’a isyanı emretmedikçe bu yönetime ve yöneticiye itaat farzdır. İkincisi Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen devlet ve yöneticileri. Böyle bir otorite konusu, Kur’an’daki tâğut kavramıyla ele alınmalıdır. Zâlimlerin imam (devlet başkanı) olma hakkı Kur’an’a göre yoktur (2/Bakara, 124. Kunut duasında yaptığımız duayı, namazda her gece Rabbimize verdiğimiz sözü unutuyor muyuz?: Günün en son kıldığımız vitir namazının en son rekâtında okuduğumuz kunut duası. Bu duada “ve nahlau ve netrukü men yefcuruk” diye Allah’a söz veriyoruz. Yani diyoruz ki: “(Ey Allah’ım!) Biz Sana isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi (yönetimden, liderlikten) hal’ edip alaşağı ederiz, onu kendi haline terk ederiz.” Nahlau (hal’ ederiz) derken kullandığımız hal’ kelimesi, “ehl-i hal’ ve’l-akd” denilen yöneticiyi azletme ve yeni bir yönetici atama konusunda ehil olan şahısların yaptığı iştir. “Yöneticiyi makamından indirmeye, alaşağı etmeye” hal’ etme denir. Ve netrukü: Terk ederiz, onu yardım(cı)sız bırakır, onunla ilişkilerimizi keseriz, ona destek olmayız, onu inkâr ederiz. Dikkat edilirse, Allah’a isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi, sadece bu vasıflarıyla hal’ etme sözü veren müslüman, yüz binlerce insanı Allah’a isyan etmeye sevk eden, onların fâsık ve fâcir, hatta müşrik olmasına zorlayıp yönlendiren tâğutlara karşı haydi haydi hal’ etme sözü vermiş olacaktır. İşte, bizim namazımız bile tâğutlara bir ültimatom ve onlara karşı nasıl tavır takınacağımıza dair bir ahid ve söz verme, bir siyasi bilinçtir, öyle olmalıdır.

Şu âyetin âhirette muhâtabı olma endişesi ne kadar bizi çekip çeviriyor?: “Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, ‘Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat etseydik’ diyecekler. Yine şöyle diyecekler: ‘Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.” (33/Ahzâb, 66-68)

Oy alamayanlarla, oy alanlarla oyalanıp durmayalım. Unutmayalım, bu dünyaya ne seçim, ne geçim için geldik. Seçim için geldik diyorsanız, bu Allah’la Onun dışındakiler arasında bir tercih ve seçimdir. Biz bu dünyaya imtihan için geldik. Öyleyse Kur’an’ın üzerimize yüklediği görevleri yapmak ve başkalarına dosdoğru dini, dosdoğru şekilde tebliğ etmek için haydi göreve!

 

ahmet kalkan
islam ve hayat

Google+ WhatsApp