Savaşta Yıkılan Sadece Evler Değil

Savaşta Yıkılan Sadece Evler Değil

Alnımdan dudaklarıma doğru akan sıcak kanla gözlerimi açtım. Etraf zifirî karanlıktı. Elimi yavaşça dudaklarıma götürdüm, ağzımın içi alnımdan dudaklarıma doğru boşalan kanla dolmuştu. Yaramın nerede olduğunu kontrol etmeye çalıştım. Ağrı, parmaklarımı aldığım yaraya götürmüştü

Savaşta Yıkılan Sadece Evler Değil

 

 

Alnımdan dudaklarıma doğru akan sıcak kanla gözlerimi açtım. Etraf zifirî karanlıktı. Elimi yavaşça dudaklarıma götürdüm, ağzımın içi alnımdan dudaklarıma doğru boşalan kanla dolmuştu. Yaramın nerede olduğunu kontrol etmeye çalıştım. Ağrı, parmaklarımı aldığım yaraya götürmüştü bile, serçe parmağım büyüklüğünce derince bir yaraydı bu ve sürekli kanıyordu. Ellerim yastığımı aradı, bulamadım. Herhâlde başım döndü odada düşmüştüm diye düşündüm önce. İyi de bu saate kadar bulurlardı beni…”

Allah’ım bomba mı attılar yoksa evime, vurulduk mu? Ayağa kalkmaya çalıştım yavaşça, dikkatli olmalıydım, enkaz parçaları canımı yakabilirdi. Ya evlatlarım neredeydi? Ahmet!.. Ayşe!.. Yavrularım ses verin! Ayağa kalkmış, sarhoş gibi sendeleye sendeleye, zifiri karanlıkta bir ses arıyordum ki; kulak zarıma kazınan o sesle dünyadaki cehennem günlerime başlamış oldum.

Esed’in yeraltı zindanlarından birindeydim

“Ne oldu kız o….nun kızı” Yüreğimi yerinden sökecek şekilde ürkütücü bir kahkaha, derken kahkaha sesleri daha da yükselmeye başladı. Koşarak karanlık odada bir yerlere sığınmaya çalışıyordum. Ayağım bir yere takıldı yere kapaklandım. Canım yanmıştı, sürünerek başka bir yöne gitmeye çalıştım. Ellerimle yön bulmaya çalışırken, birisinin ayağını tuttuğunu fark ettim. Çığlık attım ama ben çığlık attıkça kahkahalar daha da artmaya başladı. Dizlerimi karnıma çekip ellerimi başımın arasına aldım. “Bir kabusun içindeyim” dedim bunlar gerçek olamaz. Kendime tokat atmaya başladım. Hayır hayır yoksa ben…?

Sağ tarafımdan bir hıçkırık sesi geldi. Biri sessiz sessiz ağlıyor, sanki ağladığı duyulmasın diye elleriyle ağzını kapatmaya çalışıyordu. Birden oda aydınlandı, gözlerimi açamadım önce, sonra yavaş yavaş açtım. Hayır, hayır bu olamaz…!

Etrafımda onlarca çıplak kadın vardı ve her biri bir köşeye çekilmeye çalışıyor, avret yerlerini gizlemeye çalışıyorlardı. “Gözlerim bana yalan söylüyor” dedim, defalarca gözlerimi açıp kapattım ve açtığımda hep aynı manzarayı görüyordum. Yaşlı, genç onlarca kadın çırılçıplak birbirilerine sokulmuş ağlıyorlardı. Sonra yine o şeytanî kahkahalar…

Evet, Esed’in yeraltı zindanlarından birindeydim. Çocuklarıma bir şey almak için dışarıya çıkmıştım, sonra evime dönüş yolunda askerlerce zorla alıkonup buraya, bu cehenneme getirilmiştim. Yeraltı zindanları; bütün dünyadan gizlenen, yıllardır sistematik işkence yapıldığını duyduğum, hatta adını bile anmaktan ürktüğüm o zindana ben de konuk olmuştum. Esed askerleri demir parmaklıklar arkasından bizleri izliyor, göğü yırtarcasına kahkaha atıyordu. Orta yaşlı bir kadın bana doğru yaklaştı ve yanıma sokuldu. Gözlerimin içine baktı, bu öyle bir bakıştı ki; sanki bana bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Kulağına doğru eğilip, konuş diye fısıldadım. Ağzını oynatmaya çalıştı, ağzında tek bir diş bile yoktu, belki dişleri yerlerinden sökülmüştü üstelik hâlâ kanıyordu. Canının yanmasına dayanamadım, konuşmak ona acı veriyordu. Sonra gözlerini kocaman açtı, aniden geri çekildi. Sabit bir yere doğru bakıyor, sürüne sürüne geri kaçmaya çalışıyordu. Arkama doğru başımı çeviriyordum ki; sırtıma yediğim sert bir tekmeyle acıyı iliklerime kadar hissettim. Denizden çıkan balık misali, ağzımı sonuna kadar açmış, yediğim tekmenin şiddetliye kesilen nefesimi geri getirmeye çalışıyordum. Göğüs kafesim cayır cayır yanıyordu nefessizlikten.

Kudurmuş köpek, şimdi de saçlarımdan tutmuş, beni yerde sürüklüyordu. Bir yandan nefes almaya çalışırken, bir yandan da korkutan titreyen ellerimi kadınlara uzatmaya çalışıyor ve yardım istiyordum. “Al..Al….Alla…Allah..Allaaaaaaaaah ya Allaaaaaaah.” Beni bir odaya götürdü. En ağır küfürleri ediyordu. Her küfründe, “Özgürlük istiyordun ha …. Kızı” diyordu. Üzerime doğru geliyordu, dar odada kapana sıkışmıştım. “Yapma” dedim “Kardeşim ne olur yapma, ben evliyim, çoluk çocuğum var benim.” Dinlemiyordu, ağzından salyalar akan köpek gibi üzerime geliyordu. Gözlerinde zerre kadar merhamet belirtisi yoktu. Gözlerimden o kadar çok yaş akıyordu ki; artık göz kapaklarımı kaldıracak dermanım bile kalmamıştı. Ama o dinlemedi ve bu azap aylarca sürdü…

Yıkılan sadece evler değil

 

Hayatını dinlediğim onlarca kadından sadece birisinin, gerçek yaşam öyküsünden kısa bir kesit aktardım size. Şam’dan, Hama’dan, Halep’ten kısacası; tüm Suriye’den binlerce tecavüz mağduru kadından, on binlerce işkenceye uğramış insandan, sadece bir tanesine ait bu okuduğunuz satırlar.

Hiç şüphesiz, savaşın en büyük mağdurları kadınlar ve çocuklardı. Savaşın en büyük mağduru annelikti, babalıktı. Çocukluğunuzun sizden çalınmasıydı. Evlatlarınızın ve eşinizin gözü önünde tecavüze uğrayıp, ebediyen bir daha onların yüzüne bakma hakkınızın sizden çalınmasıydı. Allah katında tertemizken, kullar karşısında suçluluk hissiyatına kapılıp, ağır depresyon haplarına mahkûm olmaktı.

Evlilik için gün sayarken, gelinlik yerine zindanlarda mahkûmiyet elbisesi giymekti. Savaş öyle bir şey ki; yıkılan sadece evler değildi. Ruhların enkazlarında can çekişen hayallerdi, geleceğe dair umutlardı, planlardı ya da anaokuluna giden minicik bir kıza cennette her şey var sen ne istersin denildiğinde “Ben bebek bezi isterim, çünkü sürekli altıma kaçırıyorum ve annem her gün benim elbiselerimi yıkamak zorunda kalıyor. Benim ne yeni bir elbisem, ne de temiz bir bezim var” demekti.

Savaş, “Cennette ekmek var” diyerek, Allah’tan ölmeyi isteyebilmekti. Açlıktan ölmemek için, en sevdiği kedilerinin kesilmesine razı olan Gutalı çocuklar gibi olabilmekti. Savaş bazen toprağın altını, toprağın üstünden daha çok sevebilmekti. Savaş, anne ve babası gözlerinin önünde katledilen İdlipli kız çocuğu gibi en büyük hayalinin Esed’ın kontrol noktasında kendisini patlatmaktı. Savaş, “Ölmekten korkmuyor musun?” diye soru sorulduğunda “hayat daha korkunç” diyen ve geçen yıl şehit olan Halepli onbir yaşındaki Ahmet’in ta kendisiydi…

Savaş Halep’ti…

Aylarca muhasara altında kalan Halep’te hareket eden her şey vuruluyordu. Sokaklara yığılan cesetleri günlerce haftalarca gömemeden, aç kedilerin ve köpeklerin parçalamasını, kanlı gözyaşlarıyla camlardan izliyorlardı. Dayanamayıp dışarı çıkana ya bir bomba isabet ediyor, ya da keskin nişancılar tarafından ateş açılıyordu.

Dünyanın gözü önünde, yüzyıllar boyu unutulmayacak bu ayıp için, sözde insan haklarımızın savunucuları tarafından yapılan tek açıklama; kınıyoruz…Ya tecavüze uğramamak için kendini çatılardan atan kadınların hesabını kim verecek? Esed askerlerinin hanımına ve kızlarına tecavüz etmemesi için ciğerparelerini öldürme fetvası isteyen babaya, kocaya ahirette verilebilecek bir cevabımız var mı? Olsa iyi olur, çünkü kadınlar Allah’ın erkeklere emanetidir. Ey iman edenler ayetine kim muhatapsa, bu sorunun da muhatabı odur.

Savaş, ölmeyi yaşamaktan daha çok sevebilmekti…

Daha onbeşinde, onyedisinde Esed zindanlarında, onlarca askerin cinsel istismarına uğrayıp hamile kalan kızlar, psikolojik işkence için karnı burnundayken serbest bıraktıklarında, utancından babasının evine dönemeyip, ya intihar ediyor ya da sokakta, kıyıda köşede doğurup bir daha kendisinden haber alınamıyordu. Çoğu zamanda hapishanede tecavüz sonucu hamile kalan kadın, vakti gelip doğumu yaklaştığında zindanın ortasında doğum yapıyor, kendisi de yavrusu da kan kaybı ve açlık sonucu kısa süre sonra ölüyordu. Hayatta kalmayı başaranlar ise; yavrularına süt verebilmek için bir lokma ekmek ve bir kaşık reçel için günde 80 falaka(*) yemeye razı oluyordu. Kötülük o kadar ileri boyutta ki; Esed askerlerince uygulanan işkence yöntemlerinden biri de buydu. Önce mahkûm günlerce aç bırakılıyor, sonra bir lokma ekmek ve bir kaşık reçel karşılığı 80 falakaya razı bırakılıyordu. Yalnız ufak (!) bir şartla, falaka esnasında “Ah” bile demeyeceksin. Dersen, sil baştan işkence uygulanıyordu.

Hapishaneye kendi çocuklarıyla mahkûm edilen ya da hamile olup hapishanede doğuran çoğu kadın, bu işkenceye yavruları için katlanıyordu, hâlâ da katlanmaya devam ediyor. Yeraltındaki sayısı belirsiz zindanlarda, onbinlerce mahkûm, Çin işkencesini mumla aratan en aşağılık işkence zincirlemesine tabi tutuluyorlar…

Sadece zindanlarda değil, her yerde zulüm var. Düşünün; eşinizle sokakta yürürken keskin nişancı, rejim askeri tarafından omuriliğinizden vuruluyorsunuz. Bir ömür boyu sizi yatağa mahkum bırakıyor ki, her gün ölesiniz. Daha ellerinin kınası kurumayan gelin kızlar, bir ömür boyu kocalarının altını değiştirmeye mahkum bırakılıyorlar. Kapılardan sığmayan yiğit delikanlılar, şimdi bir bardak su için dahi eşinin gözlerinin içine bakıyor. Özelikle gençler bu konuda ilk hedefler.

Birileri Allah’a yakınlaşmak adına “Ne kadar Sünnî kesersek, o kadar çok Allah’a yaklaşırız” diyerek, gördükleri her Müslümanı Suriye’de kesiyorlar. Üstelik bunu ibadet aşkıyla, derin bir huşu ile yapıyorlar. Sapıklıkları o kadar ileride ki; kurban bayramında Müslümanları evlatlarının gözü önünde hiç acımadan kestiler. Bir köye baskın yaptıklarında, tüm ahaliyi bir araya toplayıp, anne ve babaları sıkıca bağlayıp, gözleri önünde yavrularının saçlarından tutarak, duvara vura vura canlarını aldılar. Sonrada hepsini serbest bırakıp, kıyamete kadar yüreklerinde hiç sönmeyecek bir ateş yaktılar.

Suriye için barış görüşmeleri devam ederken, bu savaşın körüklü yüceleri bir elleriyle özgürlük işareti yaparken, diğer elleriyle kurşun yağdırmaya devam ediyor.

Kısacası, yedi yıldır Suriye’de değişen hiçbir şey yok. Dünya kınamaya devam ederken bir ümmet katlediliyor…

 

 

Yasemin Şam/Dünya Bizim

Google+ WhatsApp