Sandalye ve sıralarda namaz kılmak

Sandalye ve sıralarda namaz kılmak


Sandalye ve sıralarda namaz kılmak

 

 

Camilerde arka tarafa ihtiyaca göre bir iki sıra sandalye, tabure ve sıra koyuluyor, ayakta durmakta, oturmakta, oturduktan sonra kalkmakta güçlük çekenler bu yerlere oturup namazları, bir kısmını îmâ ile kılıyorlar.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Günümüzde muteber fıkıh âlimleri ve fetva heyetleri, mazereti olanların sandalye vb. üzerinde namaz kılmalarının ve bu oturakların safların arkasına koyulmasının caiz olduğuna fetva vermişlerdir.

CHP devrinde bir ara yapılmak istenen şey, camilere, kiliselerde olduğu gibi sıralar koyulması ve bütün cemaatin bu sıralara oturarak namaz kılmaları idi. Bu İslâm dışı saçma teklif revaç bulmadı ve uygulanamadı. Bugün âlimlerin fetva verdikleri sandalye vb. üzerinde namaz kılmanın o saçma teklifle bir alakası ve benzerliği yoktur; çünkü cemaat baştan beri olduğu gibi saf olup namazın erkânını yerine getirerek namaz kılacaklar, ancak mazereti olanlar arkada sandalye veya sıraya oturarak namazlarını eda edeceklerdir.

Bu vesile ile sandalye vb.’de namaz kılma konusunu bir daha açıklayalım:

Hasta oldukları için namazın bazı kısımlarını yapamayan Müslümanlar Peygamberimiz’e (s.a.) ne yapacaklarını sormuşlar ve “ayakta duramayanların oturarak, oturamayanların yatarak, rükû ve secde yapamayanların îmâ (işaret ederek, mesela başlarını öne eğerek) namaz kılabileceklerini, Allah’ın kullarını, güçlerinin yetmediği bir şeyle yükümlü kılmadığını” öğrenmişlerdir. Bu bilginin kaynağı sağlam, güvenilir hadislerdir.

Nasıl ve nereye oturulacağı konusunda Peygamberimiz’in bir sınırlaması yoktur. Bu konuda şekil ileri sürenler bunu, ictihad ve yorumlarına dayandırmışlar, bu oturmanın şekli üzerinde bir ittifak da oluşmamıştır.

Fıkıhçılar, oturarak, yatarak veya îmâ ile namaz kılmanın caiz olmasına sebep olacak hastalığın derecesi üzerinde de durmuşlardır. Buna göre fiilen ayakta durmayı veya rükû, secde yapmayı imkânsız kılan hastalıklar ve özürler yanında baş dönmesi, kanama, huzuru bozacak ölçüde ağrı ve sancı, hastalığın artması gibi sonuçların doğması da fiilen hasta olmak gibi kabul edilmiştir; yani bu mazeretler ve gerekçelerle de oturarak, yatarak, îmâ ile namaz kılmanın caiz olduğu ifade edilmiştir.

Fıkıhçıların konumuz hakkındaki açıklamalarına örnek olarak meşhur Hanefî fıkıhçı İbn Âbidîn’den bazı özet nakiller yaptıktan sonra sandalye meselesine geçebiliriz:

“Namazdan önce mevcut olan veya namaz kılarken oluşan bir hastalıktan dolayı veya mevcut hastalığın artması yahut da rahatsızlığın belli hareketler sonucu meydana gelmesi ihtimali bulunduğunda (böyle bir mazereti olanlardan) ayakta duramayanlar istedikleri şekilde oturarak, bir süre ayakta durabilenler de o süreden sonra oturarak, yapabiliyorlarsa normal rükû ve secde ile namazlarını kılarlar. ‘İstedikleri şekilde’ otururlar; çünkü mazeret, namazın olmazsa olmaz parçalarının (erkânının) bulunmamasını/yapılmamasını caiz hale getirdiğine göre, şekillerin ortadan kalkmasını elbette sağlayacaktır. Rükû ve secdeyi yapamayanlar da -ayakta da yapması caiz olmakla beraber- tercihen oturdukları yerden îmâ ile rükû ve secde yaparlar; oturdukları yerden (ayakta değil de oturarak) îmâ yapmalarının daha iyi olması yere daha yakın ve böylece de secdeye daha benzer olmasındandır. İmâ yaparken başını, rükû için yaptığından biraz daha fazla eğmek gerekir. Oturmakta da güçlük çekenler ya sırt üstü, ayaklar toparlanmış olarak kıbleye dönük vaziyette veya yan üstü kıbleye yönelerek yatar, namazlarını böyle kılarlar. Hayvana binmiş bulunan hasta ile indiği takdirde yerde kalacağından, tekrar binemeyeceğinden korkan kimseler de hayvan üzerinde (semer, eyer veya mahfede oturmuş olarak) namazlarını kılarlar. Mazereti olanlar namazını hangi kısmını tam yapabilirlerse onu tam yapar, geri kalanını yapabildikleri ölçüde yaparlar...” (C. I, s. 558-560).

Günümüzde, “Sandalye vb. üzerinde oturarak namaz kılmak caiz değildir, ayakta duramayanın yere oturması gerekir” diyenlerin Kur’ân’a, Sünnet’e, hatta eski fıkıhçılarımızın açık bir ifadesine dayanmadıklarını söylemek mümkündür. Kur’ân’da ve Sünnet’te böyle bir ifade yoktur ve olamaz; çünkü vahyin geldiği zamanda ve yerde sandalye yoktur, ona oturma şeklinde bir âdet de mevcut değildir. İnsanlar ayakta duramıyorlarsa tabii olarak ve o günün imkânlarına göre yere oturmaktadırlar. Fıkıhçıların sözlerine de dayanamazlar; çünkü bir örneğini yukarda gördüğümüz fıkıhçıların sözlerinden, sandalyeye oturarak namaz kılmanın caiz olmadığı değil, tam aksine caiz olduğu sonucu çıkar; çünkü:

1. Allah kulunu gücünün yetmediği, ona zor gelen, eziyet veren, canını acıtan, hasta eden, hastalığını arttıran, sağlık veya hayatını tehlikeye sokan... bir vazife ile yükümlü kılmamıştır. Yere oturamayan, oturduğu zaman acı ve ağrı çeken veya tekrar kalkamayan, bu yüzden de kıyam ve rükû vazifelerini yerine getiremeyecek olan kimseleri yere oturmaya mecbur edenler Allah’ın muradına, dinin temel

kurallarına aykırı davranmış olurlar.

2. Mazeretleri sebebiyle hayvandan inemeyenler, inerlerse tekrar binememekten veya inerlerse hastalıklarının artmasından, ağır ve acı çekmekten korkanlar (böyle ihtimallerin bulunması halinde) hayvan üzerinde oturarak namazlarını kılabildiklerine göre, yere oturdukları takdirde hastalıklarının artması veya ağır ve acı çekmeleri ihtimali ile karşılaşanların da ya ayakta veya oturmaları gerekiyorsa oturabildikleri bir şeyin üzerinde namaz kılmaları caiz olacaktır.

3. Eski fıkıh âlimleri, “hastalık, ağrı ve acı çekmek, tehlike vb. mazeretler erkânın (kıyam, rükû, secde gibi namazın temel kısımlarının) yapılmamasına (îmâ ile yapılmasına) sebep teşkil ettiğine göre şeklin ortadan kalkmasına elbette sebep olur” dedikleri halde, yeni bazı “hocaların”, “mazeret oturmanın şekline tesir etmez, sandalyeye oturmayı caiz kılmaz, illâ da yere oturmak gerekir” demeleri eski fıkıhçıların anlayışına da ters düşer.

4. “İmâ ile namaz kılanların ayakta değil de oturarak îmâ yapmaları daha iyi olur denmiş”, bu da “oturulduğu zaman yere daha yakın olunur ve bu secde haline de daha yakın bir duruştur” gerekçesine bağlanmıştır. Ancak bunu söyleyen fıkıhçılar, ayakta dururken ‘îmâ yapmanın da caiz olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca secde îmâ ile (ayakta veya oturarak baş eğmek suretiyle) yapıldıktan sonra, bu sırada başın yere daha yakın veya uzak olması sonucu değiştirmez; yakın olsun, uzak olsun yapılan gerçek/normal secde değil, îmâdır; îmâ ile yapılmış secdedir. “Yere yakın olunca secdeye daha çok benzeyeceği ise” bir yakıştırmadan veya yorumdan ibarettir; çünkü gerçek/normal secde alın ve burun yere yaklaştırıldığı zaman değil, değdiği zaman olur.

5. “Ayakta duramıyorsa otursun, oturamıyorsa yatarak kılsın...” buyurulmuş, eğer ayakta duramayanların secdeye en yakın olmaları istenseydi “oturarak kılsın” denmez, yatarak kılsın denirdi; çünkü secdeye (alnı, burnu yere koymaya) en yakın durum oturma hali değil, yatma halidir.

6. Hasta yere oturup secdeyi tam olarak yapma imkânına sahip ise yere oturur, kıyamı terk etmiş, rüku’u da îma ile yapmış olur, sıra secde etmeye gelince secde eder, oturmayı (ka’de) da tam yapmış olur. Yere oturma ve secdeyi tam yapma imkânı yoksa (veya zorluk varsa) ama ayakta durabiliyorsa namaza ayakta başlar, mümkün ise rükû’u yapar, secdeye sıra gelince sandalye veya benzerine oturur ve îmâ ile secde eder, tekrar ayağa kalkması mümkün ise kalkar, değil ise namaza sandalyede oturarak devam eder.

yeni şafak

Google+ WhatsApp