“Sanat hayattır”

“Sanat hayattır”


“Sanat hayattır”

 

 

Sayın Cumhurbaşkanımız, “Tiyatro Günü” münasebetiyle attığı twitte “Sanat hayattır” deyince, “nihayet” dedim, “galiba esasa geliyoruz.”

Gerçekten de öyledir.Hatta sanat hayatın özüdür, yüreğidir. Sanatsız hayat olmaz. Bu bağlamda Osmanlı ceddimiz hayata sanat kalmış, hayatın her alanını güzelliklerle donatmıştır.

Şunu hemen vurgulamamam lâzım ki, Osmanlı’da romanın yahut bildiğimiz anlamda heykelin olmaması, “sanat”ın olmadığı anlamına gelmez…

Roman yok, ama onun yerine dört bin yıl öncesinden başlayarak eski devirleri, eski hayalleri güne taşıyan Hint masalları, destanları var: Siret-i Anter, Binbirgece, nihayet hepsinin aktığı ibret ummanı kıssalar, menkıbeler var.

Resmin alternatifi hüsnü hat, ebru, çeşmibülbül, hatta cami süslemeleri: Cami duvarları maharetli, zevkli ve becerikli ustalar tarafından öyle bir tabloya dönüştürülmüştür ki, o tabloyu başka bir duvara asamazsınız: Çünkü tam da olması gereken yerdedir. İşte buna “estetik” diyorlar!

Osmanlı mimar ve ustaları, estetiğin zirvesine çıkmış, oradan hayata bakıyorlar, oradan hayatı sanata dönüştürüyorlar.

Kısacası, Osmanlı’nın hayatı sanattır… 

Heykelin alternatifi ise en basitinden mezar taşlarıdır... Her biri öylesine bir estetik keyifle işlenmiştir ki, bir mezar taşında hem tarih okursunuz, hem de hayatla memati (ölüm)aynı anda izlersiniz.

İslâm sanatlarının, insan ruhunu ürpertip titreterek olgunlaştıran bir etkisi var. 

Özellikle ebrunun böyle bir işlevi olduğunu düşünürüm. Hiç ebru yapmadım, ama ebru yapan ustaları seyrettim: Ne kadar keyifli ve doyulmaz olduğunu bilirim.

Ustalar yüreklerini banar gibi banarlar ebru kâğıdını, renklerle gökkuşağına dönüştürülmüş suyun içine… Bu yüzden ebru sanatçıları bahar yürekli olur. Dışarıdan bakıldığında “çelişkili” gibi görünen duruşları hep bu renk zenginliğiyle ilgilidir.

Ya hüsnü hat? Yürekte damıtılmış duyguların sabırla yeşertilip kâğıda emzirilmesi hêli…

Karmaşa içinde nizam ve intizam! Bir nevi harfler cemaati ve cemaat içinde tek olma özelliği… Her biri kudret elinden çıkmış gibi müthiş bir uyum ve haysiyetli bir kimlikle kâğıda “değer” katıp kâğıdı “eser”e dönüştürürler…

İlahî bir emirle Kur’an-ı Kerim’den fışkırıp edeple sıralanmaları, karmaşık gibi görünen kâinatı muhteşem bir denge içinde hareket ettiren Sanii Zülcelâl’ı hatırlatır. Yani her şey aslında bir şeye işaret eder. Tek bir harfte (elif) hem hayatı, hem vahdeti (birlik), hem Vahdaniyet’i okursunuz.

Ya vav!.. İyi çizilmiş bir vavda hem anne karnındaki halinizi izlersiniz, hem de bir zamanlar dedelerinizin başını süsleyen sarığın ona ne kadar yakıştığını hatırlayıp iç çekersiniz…

Bitmedi: Bir “vav”ı alıp tersine çevirdiğinizde, karşınızda Süleymaniye Camii’nin kubbesini bulur, İslam sanatlarının çeşitlilik içinde yakaladıkları bütünselliğe şaşarsınız…

Öyle bir estetik uyumdur ki bu, aralarından birini çektiğiniz anda tüm sanat âlemi üzerinize çöker, enkaz altında kalırsınız…

Süleymaniye’nin kubbesini yıkamadık, ama elifi yalnız (harf inkılâbı), vavı sarıksız (kıyafet inkılâbı), ebruyu müziksiz (bir zamanlar Türk sanat ve Türk halk müziğinin radyolarda çalınması yasaklanmıştı), vitrayı temelsiz (tarih), “ney”i nefessiz (tarikatların yasaklanıp tekke ve zaviyelerin kapatılması) bıraktık!

Asırlar boyu kıssa ve menkıbelerden beslenen yüreklerimizin giderek çoraklaşması bundan olmasın?

Eski mütefekkirlerimiz “elif”te zikir, “ba”da “Ba’su ba’del-mevt”te (öldükten sonraki diriliş) fikir bulurlardı…

Yeni düşünürlerimiz boşu boşuna Lâtincenin “A”sında “ahlâk”“Be”sinde “beyin” arıyor! Olmayanı bulabilirlerse, sanat hayatla yeniden buluşup ülkeyi ayağa kaldıracak.

Bulabilir mi dersiniz? 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp