San’at-Edebiyat

San’at-Edebiyat


Kültür, edebiyat, şiir, sanat, dil ve tarih; kısacası “ortak kültür”, “kalabalık”ları “Millet” yapan ve milleti bütünleştiren unsurlardır.

Bu damarlar kurursa dil fakirleşir, şiir kısırlaşır, sanat yozlaşır, edebiyat verimsizleşir, kültür çoraklaşır; o zaman da eğitim anlamsızlaşır ve tabii insan şaşkınlaşır…

Çünkü bunlar, bir taraftan duygu ve düşüncelerimizi beslerken, diğer taraftan insani ve vicdani yanlarımızı geliştirir. Ama eğitimimiz san’at, edebiyat, dil ve tarihe yeteri kadar yer vermiyor. Çocuklarımız “övgü” ile “sövgü” arasında bocalıyor. Bocalama, bizi “millet” yapan değerlere yansıyıp o değerleri de aşındırıyor.

Sosyal medyaya bakarsanız ne demeye çalıştığımı daha rahat anlarsınız.

Kaldı ki, “gönül coğrafyamız” Türkiye Cumhuriyeti ile de sınırlı değil: Hâlâ Tuna Nehri’nden Çin Seddi’ne kadar devasa büyük bir coğrafya hem bizim hasretimiz, hem de bizi hasretle bağrına basmaya hazır olarak bizi bekliyor. 

Artık bu büyük coğrafyadaki kültürel dinamikler üstünde durulmalı, bu çerçevede bir “ortak şuur” oluşturulmaya çalışılmalıdır.

Yâni Türk Edebiyatının, san’atının ve Tarihinin Türk Cumhuriyetlerini de ihata edecek (kapsayacak) şekilde zenginleştirilmesi gerekiyor. 

Meselâ Azerbaycan’la gönül bağlarımız çok güçlü. Ancak bu millet hakkında bilmediklerimiz bildiklerimizden çok daha fazla. Konu, Azerbaycan’ın Ermenistan’ı yenmesi değil, konu Azerbaycan Türklerini inanç, duygu, düşünce, edebiyat, tarih, san’at açısından da tanıma konusudur.

Bahtiyar Vahapzade’yi, Hüseyin Şehriyar’ı, Mehmed Aslan’ı tanımadan (okumadan) Azerbaycan’ı gerçek anlamda tanıyamazsınız. Çünkü Azerbaycan’ın ruhunu bu şair, yazar ve düşünürler oluşturuyor.

Cengiz Dağcı’yı, İsmail Gaspıralı’yı bilmeden Kırım’ı çözemezsiniz…

Cengiz Aytmatov’u okumadan Kırgız’ları okuyamazsınız…

Kazakistan, Muhtar Şahanov’dur, Ahmed Baytursun’dur…

Ahmed Ahundov, Türkmenistan’ın tâ kendisidir… 

Bugün Doğu Türkistan’da yaşayan Uygur Türklerine “Çin işkencesi” uygulanıyor ve kimseden fazla bir ses çıkmıyor. O acıyı ruhumuzda hissedebilmenin yolu İsa Yusuf Alptekin’i, Abdurehim Nizariy’iBilal Nazım’ı, Molla Şakir’i, Seyit Muhammed Kaşi’yi keşfetmekten geçiyor.

Ders kitaplarımızda bunların adı bile yok. Aynı şekilde onların ders kitaplarında da bizim edebiyatçılarımızın, sanatçılarımızın ve tarihçilerimizin adı-sanı yoktur. Bu durumda “ruh birliği”, “gönül birliği” sağlanabilir mi?

Öte yandan, “Türk dünyası”nın müziği de yoksul: “Bozulma süreci”nin etkisiyle geçmiş unutturulmuş, mûsıki alanında bir “gelecek” ise inşa edilememiştir.

İyi müzik kalbi yumuşatır, kişiyi insanlaştırır, vicdanlaştırır, duygusallaştırır. Bırakınız mûsıki kanalıyla “Türk dünyası”sına açılmayı, kendi müziğimizi hâlâ “taklitten gerçeğe” geçiremedik: Hattâ böyle bir derdimiz bile olmadı!

Bilsek ki, bizde müzik yalnızca bir eğlence aracı değil, aynı zamanda bir tedavi metodudur.

Ecdadımızın, Kova burcu hastalarını “Neva Makamı”yla, İkizler burcu hastalarını “Irak Makamı”yla, havaleyi “Rast Makamı”yla, zekâ geriliğini “İsfahan Makamıyla, ateşli hastalıkları “Büzürk Makamı”yla, vesvese ve yersiz korkuları “Hüseyni Makamı”nıntedavi ettiğini kaçımız biliyoruz?

Gençlerimiz bunları bilirse en azından Batı hayranlığından kurtulur, özgüvenlerine kavuşurlar. Yoksa içimizde gitgide büyüyen şu “Batı hayranlığı” hem bizi, hem de hayallerimizi bitirecek!

Google+ WhatsApp