Sanat Ahlak ve Edeb

Sanat Ahlak ve Edeb

Bazı okuyucularım zaman zaman edebiyatın edeb kavramıyla ilişkisini sorarlar. Bu soruya cevap verirken, ister istemez edebiyatın, genel olarak sanatın ahlâkla ilişkisini ele almak gerekir. Edeb kelimesinin Arapça etimolojisi ayrı bir bahis. Ama en eski

Sanat Ahlak ve Edeb

 

 
Bazı okuyucularım zaman zaman edebiyatın edeb kavramıyla ilişkisini sorarlar. Bu soruya cevap verirken, ister istemez edebiyatın, genel olarak sanatın ahlâkla ilişkisini ele almak gerekir.
Edeb kelimesinin Arapça etimolojisi ayrı bir bahis. Ama en eski anlamı bugün anladığımızdan çok farklıdır. Davet, yemeğe davet… Daha sonra “güzel ahlâk, fazilet” gibi anlamlarda kullanılmıştır. Biz terbiye anlamında da kullanırız. Edebini takınmak, edepli, terbiyeli davranmak; edepli, terbiyeli; edepsiz(lik), terbiyesiz(lik) gibi… Hatta bir zamanlar evlerde, tekkelerde, kahvelerde vb. duvarlara asılan levhalar arasında “Edeb Yâhû”nun özel bir yeri vardı.
Edeb, usul, tutulacak yol anlamına da gelir: Edeb erkân, uyulması gereken yol ve yöntem anlamındadır. Edeb’in çoğul hâli olan âdâb’ın ne anlama geldiğini hatırlatmaya gerek var mı? Her işin bir âdâbı, yani uyulması gereken bir usulü, kaideleri vardır.
İslamî devirlerde edeb, aynı zamanda sarf, nahiv, lügat ve beyan gibi, dili hatasız ve güzel kullanma yollarını konu alan ilimlerin genel ismiydi. “İlm-i Edeb” denilince bu ilimleri anlamak gerekir. Bizde uzun zaman bu anlamda kullanılan “edeb”in terbiye ve ahlâkla ilişkisi yoktur. Eski lügatlerde “İlm-i Edeb” tarif edilirken ahlâkla ilişkisine işaret edilmez. Aydınlar Batı edebiyatını okumaya başladıktan sonra, Fransızcadaki literatür kavramını “ilm-i edeb”, “şiir ve inşa”, “fenn-i kitâbet” gibi kelime gruplarıyla tercüme etmeye başladılar. İlm-i Edeb’in dille ilgili ilimleri ifade ettiğini belirtmiştim. Edebiyatın malzemesi de dil olduğuna göre, İlm-i Edeb pekâlâ literatürün karşılığı olarak kullanılabilirdi.
Tanzimat devrinde ve sonrasında edebiyata halkı eğitmek, terbiye etmek, ahlâksızlığın önüne geçmek, yani halka edep ve terbiye kazandırmak gibi bir misyon yüklenmişti. Sadece edebiyata değil, bütün sanatlara… Tiyatroya bile “mekteb-i edeb” diyorlardı. Edeb’in birinci anlamıyla ikinci anlamı arasındaki ilişkinin ilk defa bizde kurulduğunu sanıyorum. Mesela Şinasi, edeb’i insana iyi huy ve güzel ahlâk öğreteceği için bu ismi aldığını söyler. Namık Kemal ve Mehmed Âkif de öyle… Âkif, “Edepsizliğin başladığı yerde edebiyat biter,” diyordu.
Kavram, bu arada edebiyat şeklinde de kullanılmaya başlanmıştı. Edebiyatı literatür anlamında ilk kullanan kimdir, bilmiyorum; fakat kitap adı olarak ilk defa Recaizade Mahmud Ekrem Bey’in Ta’lim-i Edebiyat isimli eserinde karşımıza çıkar.
Edebiyatın edeble, dolayısıyla sanatın ahlâkla ilişkisi modern zamanların en çok tartışılan meselelerinden biridir. Şunu öncelikle ifade etmeliyim: Şekli ve mahiyeti ne olursa olsun, bütün dinlerde inanç, ahlâk ve sanat beraber yürümüştür. Bu üç faktörden bazan birinin, bazan ötekinin ağır bastığı da görülür.
Sanat ve estetik tarihi, sanatı bir gayenin emrine vermek isteyenlerle sanatın kendisinden başka gayesi olmadığını savunanlar arasındaki mücadelenin tarihi olarak okunabilir. Geleneksel dünyada ahlâk, sanat ve bilimler “hikmet” şemsiyesi altında birbiriyle dayanışma halindeydi. Modernite, bu üç alanı birbirinden ayırıp bağımsızlaştırdı. Bu sürece “kültürel ayrışma” diyen Habermas, etik, estetik ve bilimin kendi alanları dışında hiçbir kritere bağlı olmaksızın özerk bir biçimde ilerleyeceklerini öngörüyor.
Mademki sanat kendi kuralını kendisi koyacak, ahlâk, bilim veya dinle bütün irtibatlarını koparacaktır, o hâlde sanatçının önündeki tek yol, kendi tecrübesini esas almaktır. Yeni, daima yeni… Kendi tecrübesini son noktasına kadar götüren sanatçı, toplumdan, toplumun değerlerinden, inançlarından, geleneklerinden uzaklaşıp bağımsızlaşacak, sanat eseri kendi hâlis formunu bu şekilde bulacaktı.
Hiçbir sanat ve edebiyat adamı sırf ahlâkî olanları anlattığı için edebiyatın dışına atılamazsa, her toplumda görülen zaafları, her çeşit ahlâkî çürümüşlüğü eserlerinde konu edenler de dışlanamaz. Sanatın aynı zamanda eleştiri görevi vardır; sosyal problemleri eleştirmek, yaraları deşmek için bu problemlerin gösterilmesi de gerekir. Her sanatçı kendi sanatının diliyle bu problemlere işaret eder. Mehmed Âkif, divan şiirini ve Servet-i Fünun edebiyatını ahlâk açısında mahkûm etmişti; fakat natüralist-pozitivist-edebiyatın en güçlü temsilcisi olan Emil Zola’yı çok beğenir, onun ahlâksızlığı teşhir ederek ahlâka hizmet ettiğini düşünürdü.
Bizde sanat ve ahlâk ilişkisi genellikle “cinsellik” etrafında tartışılmaktadır. Hâlbuki ahlâk geniş bir kavramdır. Mesela cinayet de ahlâk dışı bir fiildir; ama bir sanatçı, sinemada, tiyatroda, romanda, hatta resim ve heykelde herhangi bir cinayeti çok güzel anlatabilir. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını düşününüz. Tragedyalar hep cinayetlerle sonuçlanırdı; ama tragedyanın amacı katharsis, yani ruhi arınmaydı. Gayrı ahlâkîlik, cinayet yüceltildiği ve insanlar cinayet işlemeye teşvik edildiği takdirde söz konusudur.
Ben bir fert olarak, yaratıcı olabilmek için içinden çıktığımız toplumun değerleriyle çatışmak zorunda olmadığımıza inananlardanım. Hürriyeti asla tartışılmayacak bir hak olarak görürüm. Hiç kimse ve hiçbir kurum, sanatçıya ne yapacağını, ne yazacağını dikte ettirmemelidir. Bu ancak totaliter ve otoriter rejimlerde olur. Böyle rejimlerde dikte ettirilerek üretilen sanatın insanlığa hiçbir olumlu katkısı olmamıştır.
 
 
 
enes günaslan
iktibas çizgisi
 

Beşir Ayvazoğlu

Google+ WhatsApp