Sakine’nin Hikâyesi

Sakine’nin Hikâyesi


Sakine’nin Hikâyesi

 

 

Sakine dikkatleri üzerine çeken yirmi beş yaşında güzel mi güzel genç bir kızdı. Vakurluydu, sakin ve hüzünlü bir duruşu vardı. Yanında sonradan yeğeni olduğunu öğrendiğim biri vardı. Kısa bir tanışma faslının ardından sohbet etmeye başladık. Sohbet iyice koyulaşmıştı ki genç kızın ellerindeki engeli fark ettim. İki eli de bileklerinden kesilmişti ve hiçbir işini yapamıyordu. Fakat ona refakat eden yeğeni ihtiyacı olan her şeyi kendisine ulaştırıyor ve hiçbir şeyden mahrum etmiyordu. Biz böyle düşünüyorduk. Fakat elleri kesilen genç bir kızın yaşamında hangi zorluklarla karşılaştığını tam olarak hiç birimiz kestiremeyiz… Kazın ayağı uzaktan iyi görünebilir ama yakınlaştığınızda aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlarsınız.

Eller… Her an her saniye hizmetkârlığımızı yapan mürebbiyemiz… Rabbimizin bahşettiği en büyük nimetlerden biri… Öteki yarımız, yaslandığımız duvar… Ellerimizle kazanırız rızkımızı, ellerimizle okşarız çocuklarımızın başını, ellerimizle tedarik ederiz bütün ihtiyaçlarımızı… Peki, ama elini kullanamayan ya da bundan mahrum olanlar ne yapacak? Bu kişilerin elleri kim olacak?

 

 Duygularımızı olduğu gibi yansıtan ve bu konuda doğallığı tercih eden bir toplumuz. O gün Sakine’nin ellerinin olmadığını fark eden hanımlar, “Ne oldu? Kaza mı geçirdin? Ne kötü olmuş? Eyvah güzelim kıza yazık olmuş” gibi ifadelerle duygularını açığa vurmaya başladılar. Fakat genç kız oldukça sakindi, konuşulanlara alışmış gibiydi. Başını çevirdi ve insanlara bir süre baktı sonra dramatik bir filmi andıran hikâyesini anlatamaya başladı:

“On çocuklu bir ailenin en küçüğüyüm… İki yaşındayken tandıra düşmüşüm ve iki elim yanmış… Birkaç ameliyattan sonra işin içinden çıkamayıp ellerimin kesilmesine karar verilmiş ve ellerime veda etmişim. On beş yıl boyunca asli işlerimi dahi annemin desteği ile yapabildim. Annemin vefatından sonra zor günler geçirdim. Elleriniz yoksa bir noktaya kilitlenip kalıyorsunuz, bardağınızı alıp suyunuzu dahi içme imkânınız olmuyor. Bir başkasına bağımlısınız, Allah razı olsun şu an yeğenimin yardımı ile ayakta kalıyorum. Onun desteği ile üniversite okuyorum çalışıp ayaklarımın üzerinde durmak istiyorum…”

Genç kız konuşmasına bir süre ara verdikten sonra şöyle devam etti: “Ellerimiz, ayaklarımız gözlerimiz, nefes alıp vermemiz, konuşma ve düşünme yeteneğimiz ve sahip olduğumuz bütün nimetler için Allah’a şükretmeliyiz. Rabbim bedenimizde dev bir organizasyon yaratmış ve her organ işlevini olması gerektiği şekilde yerine getiriyor. Küçük bir aksama olduğunda ise ruh ve beden dengemiz bozuluyor ve hayata karşı uyum sağlayamaz hale geliyoruz. Ellerimi kaybettim ama hamdolsun yürüyebiliyorum, görebiliyorum aklımı kullanabiliyorum, ibadetlerimi yerine getirebiliyorum. Rabbimin bahşettiği nimetler için ne kadar şükretsem azdır…”

Genç kızın hikâyesi beni hem hüzünlendirdi hem de düşündürdü. Sıradan bir günde farkına varamadığımız nimetler elimizden kayıp gittiğinde büyük bir boşluğa düşüyor ve çaresiz kalıyoruz. Ne kadar büyük imkânlara sahip olduğumuzun ancak o vakit farkına varabiliyoruz. Ne ilginç değil mi? Oysa bizler bu dünyanın emanetçileriyiz ve emanet olarak verilen imkânların şükrünü eda etmekle sorumluyuz.

 

 

milli gazete

Google+ WhatsApp