Saçmalama ve aşırılaştırma

Saçmalama ve aşırılaştırma


Saçmalama ve aşırılaştırma

 

 

Yakın zamanlarda, Türkiye’nin gerçekliklerinden birisi olan “dinsel kavgalar” kızıştırılmaya başlandı. Tarikat-cemaat kavgaları, Mehdiyet iddiaları, Fıkıh, Hadis tartışmaları, tuhaf fetvalar… Liste uzayıp gidiyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Birileri de bu durumdan son derecede memnun. Dinleri ancak mâkûl ve ölçülü olursa saygıyla karşılayacağını; değilse karşılamayacağını yazıp söyleyenler veyâ îmâ edenler bol bir malzeme bulmuş durumda. Kızanlar da var; durumu alayla karşılayanlar da...Evvelâ bunlar için bir şeyler yazalım. Dinsel hayattan ölçülü ve mâkûl olmasını beklemek için, din dışı hayâtlar sürenlerin, aynanın karşısına geçip kendi hayatlarının ne kadar ölçülü ve mâkûl olduğunun bir muhasebesini yapmaları yerinde olacaktır. Bu muhasebenin onlara “olası” faydası; mâkûliyet ve ölçülülük tanrısı rolünü oynamalarının ne kadar yakışıksız olduğunu; bu elbiselerin üzerlerinde ne kadar sakil durduğunu onlara öğretmesidir.

Ayırım yapmadan belirtelim ki; tekmil dinler, kaosu sona erdirmiş; bize kosmosu bahşetmiş; ontolojik olarak dünyevî varlığımızı, ona metafizik bir buud kazandırmak sûretiyle manâlandırmıştır. Karatani’nin ifâdesiyle “orijinal din” budur. Ama, târih, hiçbir şeyin bekâretini korumuyor. “Târihsel din” de bu sebeple, orijinâl dinden bir hayli farklı gelişiyor. Maalesef, dinlerin târihsel serencâmı kaosa, saçmaya ve yıkıcı aşırılaşmalara evriliyor. Dinlerin potansiyelleri burada tamamlanıyor. Kimse insanlık falan demesin; kanâtimce farklılıklarımızı aşacak bir bakışı bize kazandırdığı için muhtemel bir dünyâ barışını mümkün kılacak olan dinin, üstelik orijinâl perspektifine en uygun olan bir yorumudur. Ama unutmayalım; bahanelerini “metafizik gerekliliklere“ oturtabileceği için, saçmalamaya ve yıkıcı aşırılaştırmaya alan açan; bu yolda, kardeş katli dâhil en ağır kıyımları meşrulaştıracak olan da, dînin bir başka yorumudur. Aradaki sınır çok ince.

Saçmalamak ve yıkıcı aşırılık târihsel kavramlardır. Bunlar nihâyetinde beşerin mârifetleridir. Dinlerin kaynağı ilâhî olduğu için, saçmalamak ve aşırılık bizzat dinlere; hele hele metinlere mâl edilemez. Buradaki tuzak şudur: Saçmalayan metinlere gönderme yaparak saçmalamakta; aşırılık yapan da, yine metinlere göndermede bulunarak aşırılaşmaktadır. Sıkıntı, bunun bir tuzak içermesidir. Bu tuzağa teolojik-epistemolojik tuzak diyorum. Tuzağa düşmek elbette bir saflık göstergesidir. Düşenlerin hüsniniyetinden şüphe duymuyorum. Ama tuzak, tuzaktır. Tuzağa düşenin pratik durumu, onu tuzağa çeken sâikleri unutturur.

Okumak yorumlamaktan ayrışan bir eylem değildir. Teolojik okumanın, diğer okumalardan farkı, mensuplarının metinleri yorumsuz, yani en arı hâliyle okuma disiplinini edinmiş olmalarıdır. En azından iddia budur. Bu disiplin, kanaâtimce sâdece bir iddiadır. Bir metni, Umberto Eco’nun sevdiğim kavramıyla ifâde edeyim, kendi “iç niyetiyle” okumak ne derecede başarılabilir, bilemiyorum. Ama bunu uzatmak istemiyorum. Evvelâ şunu görelim ki: okumanın sâikleri çok farklı olabilmektedir. Bu sâikler, nihâyetinde ihtiyaç sâikleridir. Bir metni, araya başka bir şey katmadan, kendisi olarak okumak da bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyâcı duyanlar, bahsettiğimiz bir disiplini elde etmek için senelerce devâm eden bir tâlim ve terbiye sürecinden geçerler. Ama bu ihtiyâç, bidâyetinde ve nihâyetinde bir entelektüel ihtiyaçtır. Tecrübelerimizden görebiliyoruz ki, pratik-maddî ihtiyaçlarımız, teorik-mânevî entelektüel ihtiyaçlarımızı marjinalize ediyor. Daha beteri de, kendisine bağlıyor; kolonize ediyor. Yâni, artık neyin manevî olduğunu tanımlamakta giderek daha fazla dara düştüğümüzü görebiliyorum. Her tarafından maddiyat akan maneviyât söylemlerince kuşatılmış vaziyetteyiz.

Eğer, meselâ komünist ütopyada olduğu üzere “herkese ihtiyâcına göre” bir dağıtım veyâ bölüşüm yapabilen cennetvârî bir dünyâya erişebilirsek, pratik-maddî ihtiyaçlarımız aşılmış olur ve en azından, metinleri halâ pratik ihtiyaçlarına göre okuyan ve yorumlayanları küçümseme ve eleştirme hakkı elde ederiz. Ama bugün bunun çok uzağındayız. Temiz hava, temiz su gibi en temel olanlarından başlayarak pratik-maddî ihtiyaçlarımız, eşitsizliğin ve yoksunluğun giderek daha da çarpıklaştırdığı modern târihte, baskın karakterini devâm ettiriyor. Dinlerin yorumları da bunlara göre şekilleniyor. İlâhîyat dâiresinde kurduğumuz ilişkileri, en zorunlu ve mâsum olandan en şeytânî olana ihtiyaçlarımız belirliyor. Evlenemeyen, çocuğu olmayan ve bu yüzden geleneklerin baskısını yiyen kadınlar; siz ne kadar “Bu yanlıştır. Şirk koşmaktır. Günahtır” deseniz de mühim bir kısmı ne düğü belirisiz olduğu yatırlara mum dikecek, çaput bağlamaya devâm edecektir.

Keşke tahlillerimiz burada bitseydi. Derdik ki, aman insanlığın maddî şartlarını düzeltelim, eğitimi yaygınlaştıralım ki, gayrımakul ve aşırılıktan muzdarib olan dünyâmızı kurtaralım. Ama, herşeyi daha da içinden çıkılmaz hâle getiren bir başka durum daha var. Maddî beklentilerin karşılandığı; hattâ ortaya çıkabilecek yeni ihtiyaçların da karşılanma beklentisinin yerleştiği yerlerde ise tuhaf bir şekilde gayrımâkûliyet ve aşırılık kendisini yeniden üretiyor. Yâni, bir zamanlar zannettiğimiz üzere maddî başarılarımızı manevî başarılara tahvil etmekten çok uzağız. Aşırılıklar ve gayrı mâkûl yorumlar artık sâdece, eğitimsizler, câhiller, geri kalmışlar, getto sâkinleri (pardon; asabîleri) ve yoksullardan gelmiyor. Nazizm “Beyaz Almanya’”dan türedi. Bunu sâdece Almanya’daki lümpen proleteryanın ve orta sınıfların bir sapması olarak görmek büyük eksikliktir. Norveç’deki katliamı yapan zihniyet ve muhayyilenin ârızî olmadığını görmek gerekiyor.

Yapılacak en doğru iş, din üzerinden saçmalama ve aşırılaştırmayı, üçüncü sahıslara dönük olarak içerdiği potansiyelleri tâkip etmek ve ortaya çıktığı yerde kamu selâmeti açısından en ağır bir şekilde engellemek ve cezâlandırmakla sınırlı. Onun dışında, görünürde yapılacak başka bir şey yok.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp