Sabitelerin ve usul kaidelerinin kaynağı

Sabitelerin ve usul kaidelerinin kaynağı

İslam dini; sabitelerini Allah’ın belirlediği bir dindir. Allah’ın dini olması hasebiyle, bu dinin hiçbir zaman değiştirilmesi mümkün olmayan ilke ve prensiplerini belirleme hakkı da Allah (c.c)’a aittir. Rabbimiz olan Allah (c.c.), İslam’ın değiştirilemez, bütün iman eden kimseler tarafından kabul edilmesi gereken, kişilere muhayyerlik hakkının verilmediği

Sabitelerin ve usul kaidelerinin kaynağı

 

 

İslam dini; sabitelerini Allah’ın belirlediği bir dindir. Allah’ın dini olması hasebiyle, bu dinin hiçbir zaman değiştirilmesi mümkün olmayan ilke ve prensiplerini belirleme hakkı da Allah (c.c)’a aittir. Rabbimiz olan Allah (c.c.), İslam’ın değiştirilemez, bütün iman eden kimseler tarafından kabul edilmesi gereken, kişilere muhayyerlik hakkının verilmediği prensipleri Kur’an’ı Kerim’de bizlere bildirilmiştir.

Rabbimizin Kur’an’da biz kulları için koymuş olduğu sabiteleri ve değişkenleri açıklamak için gönderilmiş olan Hz. Peygamber (s.a.s.) efendimiz dahil, insanların dinin sabitelerinin değiştirilmeleri, yenisini eklenmeleri veya bazısını çıkarmaları konusunda yetkili görülmemişlerdir. Konuyla ilgili birkaç ayeti kerimede Rabbimiz mealen şeyle buyurur; “Rabbinden sana vahyolunana uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Ahzab, 2)

“Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”(Yunus, 109)

“Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, “Ya (bize) bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.” (Yunus, 15)

Bu ve bu bağlamda olan daha nice ayeti kerime, dinin sabiteleri konusunda yetkili merciin Rabbimiz olan Allah olduğu, bu konuda Peygamber (s.a.s.) efendimize bile din üzerinde tasarruf etme yetkisinin verilmediğini çok açık bir şekilde bize bildirmektedir. Peygamber (s.a.s.) efendimizin bu konuda ki görevi, Rabbimin kendisine inzal ettiği ayetleri açıklamak, beyan etmek ve yaşayarak örneklik etmektir. Zira Alimler, İslam’i ilimlerin kaynakları nelerdir? sorusuna verdikleri cevapta; her daim ilk sırada Kur’an’ı zikretmişlerdir. Kur’an’da hükmü açıklanan bir meselenin bundan sonraki kaynaklara müracaat edilmeden hükme bağlanacağını ifade etmişlerdir. Nebi (s.a.s)’ın uygulaması da zaten böyledir. Mu’az ibn Cebel’i Yemen’e vali olarak gönderdiğinde kendisine; “Karşılaştığın bir meselede neyle hükmedeceksin?” sorusuna Mu’az; “Allah’ın kitabıyla” diye cevap vermişti. Bu cevapla karşılaşan peygamber efendimiz, “Hayır böyle yapmamalısın, Kur’an’a baktıktan sonra, benim sünnetime de bak, hatta bu konuda diğer ashabın ne dediğine de bak sonra hüküm ver” dememiştir. Mu’az’ın “Allah’ın Kitabıyla” sözünü doğru görmüştür. (İbn Hanbel, XXXVI, 382) Kur’an’da hükmü belirtilmeyen konularla ilgili olarak da; önce kendi sünnetini, daha sonrada içtihadı uygun görmüştür.

Alimlerimizin dinin temel kaynağı Kur’an’dır yaklaşımları tarihi süreç içerisinde maalesef biraz gölgede kalmıştır. Önce peygamber efendimize nispet edilen hadislerle, daha sonra da sahabe ve Alimlerin içtihatlarıyla Kur’an ikinci plana atılmıştır. Tabi ki kimse bunu gelişi güzel yapmamıştır. Öncelikle hadislerin merkeze alınıp, ayetlerin tevil edilmesiyle başlayan bu yaklaşım daha sonra “mezhebimizin usulüne uymayan bir ayet gördüğümüzde tevil ederiz” dinilen bir noktaya varmıştır. Gelinen nokta da, bazı konularda Kur’an, mezheplerin, alimlerin, şeyhlerin, yada bir takım rivayetlerin gölgesinde kalmıştır. Kur’an’da hükümleri beyan edilen bazı meseleler, rivayetlerde farklı geçmesi sebebiyle, alimlerin meseleyi faklı yorumlamaları yüzünden, hükümde Kur’an’dan farklı bir alana taşınmıştır. Konuyla ilgili birkaç örnek verirsek;

1) Kur’an’da Hz. İsa (a.s)’ın vefat ettiği zikredildiği halde, hâlâ yaşadığı iddia edilmektedir. Allah, şöyle buyurmuştu: “Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım.” (Ali İmran, 55)

Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin, dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi hakkıyle görensin.” (Maide, 117)

Bu ayetlerde; Hz. İsa (a.s.)’ın vefat ettiği açık bir şekilde ifade edildiği halde, ne yazıktır ki bazı rivayetler merkeze alınarak bu ayetleler de ifade edilen hüküm geri plana atılmış, ayetlerde ifade edilen “teveffe” kelimesi tevil edilerek rivayetlere uygun hale getirilmiştir. Rivayetlerin merkeze alınması ve Ayetlerin tevil edilmesiyle birlikte Hz. İsa (a.s.)’ın, kıyametten önce tekrar dünyaya gelmek üzere Allah tarafından sağ olarak göğe kaldırıldığı inancı akaid kitaplarına kadar girmiş, hatta bunu kabul etmeyen kimseler akaidi bozuk, kafir, fasık, bid’at ehli, sapık olarak görülmüştür. Oysa bu konunun akide ile bir alakası yoktur. Akidenin kaynağı olan Kur’an’ı Kerimde Hz. İsa (a.s.)’ın geleceğine dair herhangi muhkem bir nas yoktur. Aksine yukarıdaki ayetlerde de gördüğümüz gibi, diğer insanlar gibi oda vefat etmiş ve ruhu mahiyetini bilmediğimiz ruhlar alemine yükseltilmiştir. Bir çok konuda olduğu gibi, rivayetler merkeze alınarak Kur’an geri plana atılmış, Kur’an’daki hükümler tevil edilmiştir.

2) Hesap günü insanlar, yaptıklarının karşılığı olarak cennet veya cehenneme gidecekler. “Herkese yaptığının karşılığı tam olarak verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.” (Zumer, 70)

“….hiç kimse kıl payı kadar haksızlık görmez.” (Nisa, 49)

“…kıl kadar zulme uğratılmıyacaklar.” (İsra, 71)

“Artık kim zerre kadar hayır işlerse onu görür. Ve kim zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzal, 7-8)

“O gün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. Siz orada ancak yaptıklarınızın karşılığını alırsınız.”(Yasin, 54)

Melekler, onların canlarını iyi kimseler olarak alırken, “Selâm size! Yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık girin cennete” derler.” (Nahl, 32)

“Siz ancak işlediklerinizin karşılığı ile cezalandırılırsınız.” Saffat, 39)

“O gün her ümmeti diz çökmüş görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağrılır. (Onlara şöyle denilir:) “Bugün (yalnızca) yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.”(Casiye, 28)

(Onlara denir ki:) Geçmiş günlerde işlediklerinize (iyi amellerinize) karşılık, âfiyetle yeyin, için.” (Hakka, 24)

“Hayır (sandığınız gibi değil), kim, günah kazanmış da hataları kendisini kuşatmışsa, işte onlar artık ateş ehlidir ve orada devamlı kalacak olanlardır.” (Bakara, 81)

Bütün bu ayetlere ve bu konuda Rabbimizin verdiği hükme rağmen, insanların yaptıklarının karşılığı olarak değil de, falan mezhebe mensup olmakla, falan tarikata intisap etmekle veya şefaatle cennete gireceği ifade edilmektedir. Hatta bir akaid kitabında konu şu cümleyle ifade edilmektedir. “Birde sadece azabı hak etmiş Müminleri, Peygamber efendimiz şefaati ile Cehennemden kurtaracaktır.” (Sorularla İslam Akaidi, Aleaddin Palevi, İ’htisam Yay. Sahife, 210) Hem azabı hak etmiş olacak, hem de şefaatle azaptan kurtarılacak. Bu günümüzdeki nice suçlu olan insanların tanıdıkları bazı iltimas sahibi inanların araya girmeleriyle suçsuz kabul edilmeleriyle aynı şeydir. Bir kimse yaptıklarından dolayı, Allah’ın azabını hak etmiş olacak, Allah bu kimse hakkında yaptıklarından dolayı cehennemlik olduğuna karar verecek, ama araya Peygamber (s.a.s.) efendimizin veya başka birilerinin girmesiyle Allah cezalandırmaktan vaz geçecek. Bu mümkün değildir. Allah’ın adaletine ve yukarıda meallerini paylaştığımız muhkem ayetlerine de terstir.

3) Zina suçunun cezası yüz sopadır. “Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini konusunda o ikisine acımayın. Onların ceza görmesine, inananlardan bir topluluk da şahit olsun.” (Nur, 2)

Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın). Sizlerden fuhuş (zina) yapanların her ikisini de incitip kınayın. Eğer onlar tövbe edip ıslah olurlarsa, onları incitip kınamaktan vazgeçin. Çünkü Allah, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” (Nisa, 15)

Nisa Suresindeki ayetler; homoseksüellik ile ilgili olduğu ifade edilmektedir. Nur Suresindeki ayet ise zina ile ilgili açık hükmü ifade etmektedir. Bu hükme rağmen, zina edenler arasında evli ve bekar ayrımı yapmak, evlilere recm cezası, bekarlara da yüz sopa cezası verileceği kabul edilmektedir. Kur’an bu konuda bir kayıt koymadığı halde, bu ayetler nazil olmadan önce Peygamber (s.a.s.) efendimizin recm cezasını uyguladığı yönündeki rivayetler esas alınarak yapılmıştır. Hatta bu konuda bir ayetin olduğu, bu ayeti keçinin yediği, Hz. Ömer (r.a.)’ın “Eğer insanlar Ömer Kur’an’a ekleme yapıyor demelerinden korkmasaydım Kur’an’a ekletirdim.” dediği rivayetleri esas alınarak Kur’an’ın bu hükmü yalnız bekarlara tahsis edilmiştir. Yani; yine rivayetler merkeze alınarak Rabbimizin bu muhkem hükmü tahsis edilerek kayıtlanmış, evli olan kimseler bu hükmün dışına çıkartılmıştır.

4) Din değiştirenlerin cezası ahirette verilecektir.

Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” (Maide, 54)

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”(Bakara, 256)

“Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Nahl, 106)

“….Onlar, güç yetirebilseler, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler. Sizden kim dininden döner de kafir olarak ölürse öylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara, 217)

“İman edip sonra inkâr eden, sonra inanıp tekrar inkar eden, sonra da inkarlarında ileri gidenler var ya; Allah onları bağışlayacak da değildir, doğru yola iletecek de değildir.” (Nisa, 137)

“Kendileri için hidayet yolu belli olduktan sonra gerisin geri dönenleri, şeytan aldatıp peşinden sürüklemiş, ve kendilerini boş ümitlere düşürmüştür.” (Muhammed, 25)

Konuyla ilgili Rabbimizin; bütün bu ayetlerde belirlediği hüküm yeterli görülmeyerek, yada geri plana atılarak, her din değiştirenin öldürüleceği ifade edilmektedir. Gerek Peygamber(s.a.s.) efendimiz döneminde, gerekse de özellikle Hz. Ebu Bekir (r.a)’ın döneminde, bazı mürtetlerin öldürülmesine yönelik yaptıkları uygulamalar ve konuyla ilgili rivayetler konuyla ilgili genel hüküm kabul edilerek umumileştirmişlerdir. Oysaki bir kimse, sadece din değiştirdiği için dünyevi bir ceza olarak öldürülmez, bu kimsenin cezası ahirette kendilerine verilir. Ama din değiştiren ve toplumda fitne oluşturan kimseler, din değiştirdiği için değil toplumda fitne ve fesat meydana getirdikleri için ve fitnenin de cezasının ölüm oluğu için öldürülürler. Gerek Peygamber (s.a.s.) efendimizin, gerekse de Hz. Ebu Bekir (r.a.)’ın mürtetlerin öldürüleceği yönünde ki uygulamaları, bu mürtetlerin oluşturdukları fitne ile ilgilidir. Ama maalesef bu görmezlikten gelinerek, daha önemlisi de yukarıda Kur’an’da gündeme gelen ayetlerdeki hükümler görmezlikten gelinmiştir.

5) Adem (a.s)’ın Cennette yasak ağaca yaklaşmasının sebebi Havva annemiz değildir.

“Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, “Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır” dedik. Derken, Âdem (vahy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb’ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır. (Bakara, 36-37)

Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (A’raf, 23)

Andolsun, bundan önce biz Âdem’e (cennetteki ağacın meyvesinden yeme, diye) emrettik. O ise bunu unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık.” (Taha, 115)

Bütün bu ayetlerden anladığımız; Şeytanın yada İblisin vadettiği ve “sizin için emin bir nasihatçiyim” dediği ve neticesinden de kandırdığı kişi, Havva annemiz değil, Adem (a.s.) ve Havva annemizin her ikisidir. Oysa bir takım rivayetler ve alimlerin de çoğuna göre, şeytan önce Havva annemizi kandırmış, daha sonrada Havva annemiz Adem (a.s.)’i kandırmıştır. Hatta söz konusu rivayetlere göre dünyada ki bütün kadınların kocalarına ihanet etmelerinin de temel müsebbibi haşa Havva annemizdir. Bu anlayışa göre Havva annemiz  Adem (a.s.)’ı kandırarak yasak ağaçtan yemesine sebebiyet vermiş, Havva annemizin bu suçundan dolayı bütün kadınları da kocalarına ihanet etme özelliği kazanmışlar veya haşa Allah onlara böyle bir özellik vermiştir! Bu yaklaşımın temel referansı Tevrat’ın tekvin bölümünde anlatılan Adem ve Şeytan kıssasıyla birebir aynıdır. Hatta toplum içerisinde kabul göre şu yaklaşımda yine Tevrat kaynaklı bir yaklaşımdır; kadınların aybaşı hali görmeleri ve dokuz ay hamile kalmaları ve aynı zamanda doğum sancısı çekmelerinin sebebi de Havva annemizin söz de yaptığı bu ihanettir(!) Hristiyan inancına göre; Adem’in işlediği suç bütün çocuklarına sirayet ettiği gibi, Müslümanlardaki bu algıda, Havva annemizin sözde yaptığı bu suçun(!) cezasını bütün kadınlar yüklenmişledir. Havva haşa ihanet ettiği için bütün kadınlarda ihanet edecekler, Havva ihanet etmeseydi, kadınlarda ihanet etmeyeceklermiş. Bu algıları Kur’an’ın konuyu gündeme getirdiği ayetler çerçevesinde değerlendirdiğimiz zaman doğru görmek asla söz konusu değildir.

6) İnsanlar Cennet ve Cehennemi yaptıkları ameller neticesinde kazanırlar. Allah’ın kendi haklarında tayin ettiği kaderleri sebebiyle değil.

“Siz ancak işlediklerinizin karşılığı ile cezalandırılırsınız.” Saffat, 39)

“Artık kim zerre kadar hayır işlerse onu görür. Ve kim zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzal, 7-8)

“O gün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. Siz orada ancak yaptıklarınızın karşılığını alırsınız.”(Yasin, 54)

Konuyla ilgili bu ve daha birçok ayet, bize insanların dünya hayatındaki tercihleri ve ammeleri neticesinde cennet veya cehenneme gideceklerini çok açık bir şekilde beyan etmektedir. Aksi bir durum zaten söz konusu olamaz. Yani; bazı rivayetlerde mevzu bahis edildiği gibi, daha insan anne karnındayken, kaderinin tayin edildiği ifade edilmekte, said mi, şaki mi olacağının kararının Allah tarafından verildiği, cennetlik veya cehennemlik olacağının hükme bağlandığı kabul edilmektedir.  Bundan dolayı insanlar dünya hayatlarını Allah’ın kendileri için belirlediği şekilde yaşamaktadırlar! Bu insancın Kur’an’ın yukarıdaki ayetlerde güdeme getirdiği hükümlerle örtüşmesi söz konusu değildir. Ayrıca bu yaklaşım doğru kabul edildiği taktirde, Rabbimizin hesap gününde insanları hesaba çekmesinin ve cezalandırmasının bir anlamı olmaması gerekirdi. Yine Rabbimizin haşa insanı kendi belirlediği ve insanın müdahale edemeyeceği bir sebepten dolayı cezalandırması veya ödüllendirmesi söz konusu olur ki buda Allah (c.c.) için kabul edilemez inançtır.

Bu yazımızda konu ile ilgili bütün hususları gündeme getirmemiz yazının hacmini bayağı uzatır. Bu sebepten dolayı, biz bu örnekleri vermekle yetiniyoruz. Biz bu hususları gündeme getirdikten sonra Müslümanlar arasında problem olan başka bir hususa dikkatleri çekmek istiyoruz. Oda Allah onlardan razı olsun, yıllarca samimi cabalar neticesinde alimlerin ortaya koydukları usul kaidelerinin, dinin sorgulanmaz asılları gibi algılanması meselesine değinmek istiyoruz.

Hemen şunu belirtelim ki, Alimlerin belirlenmiş oldukları bu usûl kaidelerinin önemsiz olduğu, dikkate almamamız gerekir gibi bir iddiamız söz konusu değildir. Biz sadece şunu söylemek istiyoruz; belirlenen bu usûl kaidelerinin büyük bir kısmı içtihadıdır. Kur’an ve Sahih Sünnetin belirlediği kaideler değildir. Örnek vermek gerekirse, bir hadisin sahih olabilmesi usûl kaidesi şudur; bir hadisin sahih olabilmesi için üç tane şartı üzerinde bulundurması gerekir. Birincisi; senedinin muttasıl olması, (yani rivayet eden kimselerin peygambere kadar arada kopukluk olmadan bilinmesi,) İkincisi; rivayet eden ravilerin adalet sıfatlarına sahip olmaları, Üçüncüsü; yine rivayet eden ravilerin zabt, (yani hafızalarının kuvvetli olması) sıfatına sahip olmaları gerekir. Şimdi bu usûl kaidesini kaynağı Kur’an mıdır? Yoksa, konuyla ilgili bir sünnet mi söz konusudur? Hiç şüphesiz, tabi ki kaideyi ortaya koyan Kur’an ve Sünnet değil, alimlerimizdir. Alimlerimiz tabi ki bu konuda kendilerine delil olarak da bir takım rivayetleri kullanmışlardır. Ama bu rivayetler sahih hadisin usûl kaidelerini bu şekilde ortaya koyuyor değiller. Yani; peygamberimiz; “bir söz duyduğunuzda bu sözün senedini araştırın, söyleyen kimselerin adil ve hafızalarının kuvvetli olup olmadığına bakın, şayet senedinde kopukluk yoksa, rivayet eden kimseler adil ve zapt sıfatları varsa kabul edin” dememiştir. Ayrıca konu ile ilgili biraz araştırma yapanlar bilirler ki; bir hadis aliminin adil dediği bir ravi için bir başka hadis alimi zayıftır diyebilmiştir. Veya bir ravi bazı hadis alimlerine göre sika iken, diğer alimlere göre sıka olarak kabul edilmemiştir. Asılında hadis alanında uzmanlaşmış alimlerimiz kendilerinden sonrakilerin işini kolaylaştırmak, rivayetler arasına karışmış yalan yanlış olanlarını ayıklaması, zayıf olanların tespit edilmesi için bu şekilde bir usûl kaidesi koymuşlardır. Yani belirleyenler Alimde olsa inandır. İnsan da din konusunda sabite belirleyemez. Belirlediği sabiteler din olmaz.  Çünkü insanın belirlediği sabiteler içtihadidir. İçtihadın olduğu yerde tabi ki doğru olup olmama noktasında zan söz konusudur.

Gelinen noktada, Allah onlardan arzı olsun, Alimlerimizin ictihadi olarak belirledikleri usul kaidelerini din olarak gören ve bu kaideler üzerinden insanları Müslüman veya kafir kabul eden bir anlayış ortaya çıkmıştır. Yıllarca medreselerde din diye kendilerini anlatılan bu usûl kaidelerini öğrenen insanlar, dini, bu kaidelerden ibaret görüyor ve bu kaidelere ters düştüğünü gördüğü insanları çok rahat bir şekilde dinin dışına itebiliyor. Oysaki, bir kimsenin kafir olarak kabul edilmesi için, Kur’an’da muhkem bir şekilde açıklanan bir hükmü veya Sahih sünnette peygamberin Kur’an’ın bir açıklaması sadedinde olan bir hükmünü reddeden kimse ancak kafir olur. Kendi kaidelerine göre; “Zarûrât-ı Diniyye’den” olan bir hükmü reddeden bir kimse tekfir edilir derler. Ve hiç kimse de dinde zaruri olarak bilinmesi gereken şeyleri sayarken sahih hadisin şartlarını veya diğer usûl kaidelerini saymazlar. Gelinen noktada; Kur’an ve Sahih Sünnetin ortaya koyduğu sabiteler dinin belirleyicisi olması gerekirken, ne yazıktır ki, kimilerine göre usûl kaideleri, kimilerine göre mezhebi doğrular, kimilerine göre alimlerin görüşleri, kimilerine göre şeyhlerin söyledikleri vb. hususlar dinin sabiteleri haline gelmiştir. İnsanlar artık bu anlayışlara göre Müslüman veya kafir görülüyorlar. İşte bu sebepten dolayıdır ki, ihtilaflar, tefrikalar, birbirlerinin kanlarını akıtacak kadar olan düşmanlıklar Müslümanların kuşatmış durumdadır.

Oysa Rabbimiz kitabını Furkan olarak nitelendiriyor. “Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren Allah’ın şanı yücedir.” (Furkan, 1) “Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir. (Enfal, 29) Bize düşen şey de doğru ile yanlışı Kur’an’ın ortaya koyduğu sabiteler çerçevesin de tespit etmeye çalışmaktır. Çünkü, hesap günün de Rabbimiz bizi, ne usul kaidelerinden, ne mezheplerin doğrularından, ne alimlerin ve selefin görüşlerinden nede şeyh ve efendilerin söylediklerinden hesaba çekecektir. Kendi kitabından bizi hesaba çekecektir. Hal böyleyken, inancımızın ve amellerimizin sabitelerini, kaidelerini Kur’an’dan almalıyız. Kur’an’dan onay almayan inanç ve düşünceleri, amelleri kabul etmemeliyiz. Buradan tabi ki şunu demek istemiyoruz; Kur’an’ı anlamak için, başta hadislerden, sahabe efendilerimiz başta olmak üzere Alimlerimizden istifade etmemeliyiz, asla. Aksine gerek hadis rivayetleri ve alimlerin görüşleri bizim Kur’an’ı daha doğru anlamamız için ihmal edilmemesi gereken sebeplerdendirler. Bizim söylediğimiz şey ise; Kur’an’da hükmü beyan edilmiş bir meseleyi, hadisler ve Alimlerin görüşlerinden dolayı işlevsiz kılmamalıyız. Kur’an’ın muhkem naslarına ters olan bir konuya ihtiyatla yaklaşmalı, Kur’an’daki hükmü bir kenara bırakarak veya geri plana atarak kabul etmememiz gerekmektedir.

Selam Kur’an’ın hidayetine tabi olan muttaki müminlerin üzerine olsun.

 

Asım Şensaltık

islam ve hayat

Google+ WhatsApp