S-400’ler ve Türkiye’nin tarihsel kırılması

S-400’ler ve Türkiye’nin tarihsel kırılması


S-400’ler ve Türkiye’nin tarihsel kırılması

 

 

Nihâyet beklenen oldu. Rusya’dan Türkiye’ye S 400 sevkıyatı başladı. Bunun basit bir silâh alışverişi ile sınırlı kaldığını düşünenlerin büyük bir yanılgı içinde olduğu söylenebilir. S 400 alışverişi, Türkiye’nin alışılagelmiş târihsel pozisyonlarında yaşanmış olan esaslı bir dönüşüme işâret ediyor.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Gelişmeleri, Türkiye’nin eksen değiştirdiği yolunda yorumlayanlar yok değil. Ama bunun isâbetli olduğu kanaâtinde olmadığımı belirtmeliyim. Türkiye’nin Batı’ya kilitlenmiş doğrultularının değiştiğini ve artık tercihinin, İran ve Rusya ile ortaklığa dayalı olarak Avrasya eksenine kaydığını iddia edenler var. Bu değerlendirmenin abartılı olduğunu düşünüyorum. Yaşananlar, on seneler boyunca hüküm süren, Türkiye’nin NATO’ya bağımlı standart ve mekanik siyâsetlerinin, tıpkı Tanzimat ve erken Cumhuriyet devirlerinde hâkim olan “çok tercihli” dış siyâset tâkibi çizgisine evrildiğini gösteriyor. Yâni tek ve kesin bağımlılıkların yerini çok daha esnek ve değişken siyâsetlerin alacağını öngörmekteyim.

Aslında bu dönüşüm, dış siyâset yapımında, târihsel olarak daha uygun bir pozisyonu imâ ediyor. Yâni aykırı olan bu dönüşüm değil, Türkiye’nin tek odaklı bir siyâsete mahkûm olmasıydı. Ne diyelim; Kur’an da da belirtildiği gibi, “Herşey aslına rücû eder”. Coğrafî olarak kendisini komşularına yabancılaştıran bir evreden, târihsel havzasını hatırlayan ve onunla ilişki kuran ve bu ilişkilerden siyâset üretmek zorunda olan bir evreye gelmiş bulunuyoruz.

Bu ilişkilerin nasıl olması gerektiği tartışılabilir. Bunda bir beis yok. Tam tersine, eğer odak bu olursa, Türkiye iktidârı ve muhalefetiyle verimli seçenekler geliştirebilir. Ama gördüğüm kadarıyla gündemdeki tartışmalar bu odağın hayli dışında. En dinamik olması gereken muhalefet partileri, dış siyâset husûsunda derin bir suskunluk içinde. Gelişmelere çok fazla sesini çıkaramıyor. Çok defâ “mırın kırın ederek” geçiştiriyor ve iç gündemdeki başlıklar üzerinden, özellikle de son yerel seçimlerde kazandığı avantajları öne sürerek sesini yükseltmeyi tercih ediyor. Yaşanan ekonomik durgunluğun büyük kitlelerde doğurduğu rahatsızlıkları işleyerek iktidârı yıpratmanın hesapları içinde. Bunda bir gariplik olmadığı söylenip, “muhalefetler elbette bunu yapacak” denilebilir. Ama küresel düzlemde yaşananlarla uyumlu bir bakış değil bu. Evet Türkiye’de ekonomik bir durgunluk olduğu muhakkak. Muhalefet bu durgunluğun yegâne sorumlusu olarak iktidârın izlediği yanlış ekonomi siyâsetlerini gösteriyor. Bu eleştirileri işitenler, dünyâda işlerin tıkırında olduğunu, tekleyenin sâdece Türkiye olduğuna hükmedecektir. Yakın zamanlarda başarılı bir Türk iktisatçısı olan Erkan Öz’ün çalışmalarını inceledim. Erkan Öz, bâzı çıkarsamalarına mesâfeli olsam da, iki mühim çalışmasında ( Büyük Finansal Tufan ve 2020 Yeni Ekonomi) ayakları yere basan, son derecede somut, nefis bir dünyâ profili çıkarıyor. Deutsche Bank’ın hisse değerlerinin çakıldığı ve iki çeyrektir küçülme yaşayan bir Almanya, bir senelik GSMH’sının sâhip olduğu devlet borçlarının ancak fâizini ödeyebildiği Japonya ‘dan bahsediyor. Halkını borçlandıran İsviçre’nin hâl-i pür melâlini öğreniyoruz bu çalışmalardan. Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, hattâ Çin gibi memleketlerde yaşanan emlâk balonunun doğurduğu riskleri görüyoruz. ABD’de Trump’ın başarısı gibi gösterilen ekonomik canlanmanın ve istihdam artışının aslında ne kadar verimlilikten uzak kaldığını görüyoruz. Borsa ve bono piyasalarındaki şişmenin taşıdığı korkunç risklerin farkına varıyoruz. Erkan Öz ekonomizm üzerinden değil, târihsel seyrine vâkıf olarak küresel krizin derinliklerinde dolaştırıyor bizleri. Venezuela, Arjantin ve Türkiye gibi görünür kırılganlıkları gözümüze sokan sınıflandırmaları kuşatan daha derin fay hatlarını öğreniyoruz bu çalışmalardan.

Elbette Türkiye’de yaşanan krizde, izlenmiş bâzı siyâsetlerin yanlışlıkları ve hatâları tartışılabilir. Ama muhalefet bunu yapmıyor. Üçüncü sınıf bir popülizm üzerinden krizin toplumsal yansımalarını sömürüyor ve gelişimini bunun üzerine kuruyor. Pekiyi, diyelim ki erken bir seçim yapıldı ve dedikleri gibi hem “Tayyip” , hem de “AKEPE”den kurtulduk. Gelenler nasıl bir Kıbrıs siyâseti izleyecekler? S 400 konusunda ne yapacaklar? Doğu Akdeniz siyâseti nedir CHP’nin? Dünyada daralan ve geri çekilen sermâyeyi ne yapıp da yeniden Türkiye’ye çekecekler?

Bu sorulara verilen cevaplar basitlemelerle yüklü. Demokrasi ve hukûku tâmir ederek ekonomik güvenilirlik sağlayacaklarını ifâde ediyorlar. Bu içi boş bir iddia. Küresel sermaye Çin’e giderken bunun hesabını yapmıyordu. Demokrasisinin ve hukukluluğunun(!) câzibesiyle gitmediler Çin’e. Tam tersine, ekonomik verimliliğin yegâne güvencesi olan düşük emek mâliyetini garantileyen ÇKP’nin sopasına güvendiler. Komşularla barışmak ve “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” prensibine geri döneceklerinden bahsediyorlar. Mustafa Kemâl bu şiârı bambaşka bir bağlamda ve bambaşka bir vizyon üzerinden temellendirmişti. NATO maceramız ise bu sözün tarihsel havzamıza yabancılaşmanın, kara sınırlarımız içinde büzüşmenin şiârına dönüştürdü. Bugün bu düsturun savunucuları da bu yorumun tutsağı. Kıt’a sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge hakkında ne düşünüyorlar acaba? Ne diyorlar “Mavi Vatan” hakkında?

Bu hususlarda, ister millî diyelim, ister vatansever, hiçbir berrak bakışları mevcut değil.. Olsaydı, CHP, Bilderberg toplantısına başkan yardımcılığı seviyesinde bir katılım gösterir miydi?

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp