“Rü’yet-i hilâl”

“Rü’yet-i hilâl”


Eskiden ramazan, hilâlin görülmesiyle başlardı. Buna “rü’yet-i hilâl” denirdi. Bu son derece ciddi bir işti ve katı kuralları vardı.

Eskiden İstanbul Bayezit’teki yangın kulesi, aynı zamanda hilâl gözlemekte de kullanılırdı. Ayrıca Süleymaniye, Fatih, Cerrahpaşa, Sultan Selim ve Edirnekapı Camilerinin minareleri de aynı amaca hizmet ederdi. 

Kadılık makamına mensup güvenilir bazı memurlar, bu gözlem yerlerine gönderilir, ayı gözlemeleri istenirdi. Aynı zamanda, adı geçen camilerin hizmetlileri ile halk da gönüllü olarak gözlem yapardı.

Ramazan hilâlini gören, önce şahit tutar, böylece birkaç çift gözün aynı anda hilâli görmesi sağlanırdı. Sonra birlikte fetva kapısına gidilirdi. Fetva Emini’nin emriyle hilâli gören iki kişi içeri alınıp sorgulanır, o sırada, dışarıya haber sızmaması için, Fetva Dairesi’nin büyük kapısı sımsıkı kapatılırdı. 

Sorgulama çok titiz yapılırdı. Ramazan hilâlini gördüklerini iddia eden şahitler, tuzak sorularla şaşırtılır, doğru söyleyip söylemedikleri iyice araştırılırdı…

Doğru söylendiklerine kanaat getirildikten sonra bir mahkeme ilâmı hazırlanıp Kadı Efendi tarafından mühürlenir, ardından sicil defterine kaydedilir, nihayet Şeyhülislâmlık Makamına gönderilirdi…

Ancak ondan sonra büyük kapının açılmasına izin verilirdi. 

Açılan büyük kapıdan Süleymaniye Camii’nin mahyacıbaşısı elinde bir kandille gözükür, avludaki binek taşına çıkar, kandilini sallayarak Süleymaniye Camii minarelerinde işaret bekleyen kandilcilere “ramazan başladı” işaretini verirdi…

Bu işareti alır almaz, minarelerde hazır bekleyen kandilciler minarelerdeki mahyaların kandillerini bir bir yakar, bu manzarayı gören diğer camilerdeki gözcüler de aynı şeyi yaparlardı…

Böylece İstanbul doyumsuz bir güzelliğe kavuşurdu. Minarelerdeki mahyalarla kandillerin yanması, o dönemin sakin yaşantısını şenlendirir, tüm hayata müthiş bir hareketlilik getirirdi.

Süleymaniye Camii’nin minareleri ışıklandırıldıktan sonra, davulcular ve tellallar sokak aralarına dağılır, ramazan-ı şerifin geldiğini halka müjdelerlerdi…

Çocuklar davulcuların arkasına takılır, sokak sokak dolaşırlardı.

Hilâlin görünüp ilân edilişi, ecdadımız açısından büyük bir seyir ve eğlence olurdu.

Halk kandillerin yanmasıyla sokaklara dökülür, ramazanın başlaması şerefine şenlikler yapardı. 

Kimisi gelen ramazan hürmetine fakir fukaraya sadaka verir, kimisi kurban kesip etini dağıtır, kimisi çocuklara harçlık, mendil, başlık gibi armağanlar vererek çocukları ramazan sevincine ortak ederdi.

Anlayacağınız dün de bugün de bu topraklarda ramazan coşkuyla karşılanıyor, neşeyle yaşanıyor.

Teravih namazları, özellikle çocuklar için, ramazanın en büyük neşesiydi. İlk teravihler, özellikle selâtin camilerinde kılınır, camilerin çevresi akşamları bayram yerine dönüşürdü.Çocuklar bu şekilde namaza ısındırılır, alıştırılırdı.

Teravihe gidecek olanlar en iyi elbiselerini giyerlerdi. Özene-bezene sakladıkları kokuları sandıklardan çıkarıp sürünür, her taraf mis gibi kokardı…

Yanlarında saf tutacak mü’min kardeşlerinin huşu ve huzurunu bozmamak için, o günlerde soğan, sarımsak gibi şeyler yenmez, ayrıca maydanoz ve karanfil gibi, hoş kokular saçan bitkiler çiğnenirdi.

Kısacası camiler, şimdiki gibi, ter ve çorap karışımı kokmazdı!

Google+ WhatsApp