Rusya Soçi anlaşmasını çöpe atar mı? Adım, adım İdlib’de yaşananlar…

Rusya Soçi anlaşmasını çöpe atar mı? Adım, adım İdlib’de yaşananlar…

Yıllardır Suriye’den gelen görüntülerin adeta bilgisayar oyununa benzediğini, insanların birbirini bir filmde, bir bilgisayar oyunundaymış gibi öldürdüğünü pek çok kişi düşünmüş, söylemiştir. Ne acı ki, sonunda Suriye’deki savaş bir oyuna döndü. Dünyaca ünlü bilgisayar oyunu ‘Call of Duty’nin yeni sürümü Suriye ve Irak’taki

Rusya Soçi anlaşmasını çöpe atar mı? Adım, adım İdlib’de yaşananlar…

 

 

Yıllardır Suriye’den gelen görüntülerin adeta bilgisayar oyununa benzediğini, insanların birbirini bir filmde, bir bilgisayar oyunundaymış gibi öldürdüğünü pek çok kişi düşünmüş, söylemiştir.

Ne acı ki, sonunda Suriye’deki savaş bir oyuna döndü.

Dünyaca ünlü bilgisayar oyunu ‘Call of Duty’nin yeni sürümü Suriye ve Irak’taki olaylardan yoğun şekilde etkilenmiş. Bunu oyunun tasarımcısı Taylor Kurosaki Mayıs ayında, oyunu hayranlarına tanıtırken söyledi. Rusya’yı kötü, YPG’yi elbette ki iyi resmeden oyunun ABD propagandası yaptığı gerçeğini bir kenara koyalım; herkesin kendi oyununu oynadığı Suriye’de ve Irak’ta sahada kullanılan figürler maalesef bilgisayar karakteri değil; onlar gerçek insanlar ve dahası savaşın devam ettiği yerlerde hayatları tehdit altında olan çok sayıda sivil var.

Bugünlerde ise İdlib gündemimize aniden giriş yaptı. Oysa uzun süredir, Türkiye için kritik konumdaki İdlib, bir bilgisayar oyununu aratmayacak görüntülere sahne oluyor.

Eylül 2017’de Ankara, Moskova ve Tahran arasında Astana görüşmelerinin altıncı turunda varılan gerilimi azaltma anlaşması gereği, Türkiye İdlib’i çevreleyen 12 gözlem noktası kurmaya başlamış; tam bir yıl sonra 18 Eylül 2018’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Soçi’de çok önemli bir anlaşmaya imza atmıştı. Bu anlaşmaya göre, İdlib vilayetinin çevresinde bir sınır bölgesi oluşturulacak, bu sınır bölgesi 15-20 kilometre genişliğinde olacak ve ağır silahlardan arındırılacaktı. Ucu açık bırakılan bu süreç zarfında, Suriye rejimi ve destekçileri İdlib’e saldırmayacak, bunun karşılığında Türkiye İdlib içindeki teröristleri ve radikal grupları elimine edecekti.

Türkiye ve Rusya’nın mutabakata vardığı bu anlaşma hala yürürlükte.

Ancak rejim güçlerini ve İran’ı fazlasıyla rahatsız eden ve öfkelendiren bu mutabakata rağmen, rejim Hama’nın kuzeyine ve İdlib’in güneyine yönelik saldırı planını hiçbir zaman askıya almadı. 2018 Aralık ayından itibaren, rejim saldırılarını artırarak İdlib operasyonunu hızlandırdı. Buna rağmen ele geçirdiği alan çok az ve kayıpları da çok fazlaydı. Bu durum Mayıs ayında tersine dönmeye başladı.

Mayıs’a kadar rejime askeri olarak destek vermeyen, fakat durdurmaya da yeltenmeyen Rusya, son dönemde hava saldırıları ve sahadaki milisleriyle İdlib operasyonuna destek vermeye başladı. Özellikle, rejimden duygusal olarak kopup Rusya’ya yaklaşan rejim güçlerinden Kaplan Güçleri (Tiger Forces), 5 Kıta ve paramiliter gruplar İdlib operasyonunda aktif rol almaya başladı. 28 Nisan’da başlayan bu destek, 29 Nisan’da Rus Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov’un sarfettiği “Her şeyin bir sınırı var. Teröristlerin aktif olduğu İdlib ve diğer bölgelerdeki durum sonsuza kadar böyle devam edemez,” sözleriyle ilan ediliyor ve Rusya’nın tavrının değiştiğini gösteriyordu.

Fırat’ın doğusunda ABD ile gelinen son nokta ve iç siyasetteki hararetli tartışmalar İdlib’i gündem dışında tutarken, dikkatleri bir anda buraya çeviren Pazartesi günü, Türkiye’nin Morek’teki (Murak) 9 numaralı gözlem noktasına intikal etmekte olan askeri konvoyumuzun geçiş yoluna yapılan hava saldırısıydı. Üç sivilin öldüğü ve 12 kişinin yaralandığı saldırı sonrası Milli Savunma Bakanlığı olayı sert bir şekilde kınadı. Yayınlanan bildiride saldırıyı kimin düzenlediği açıkça ifade edilmese de, Rusya’ya, anlaşma ve mutabakatlar hatırlatıldı ve tedbir alınmazsa Türkiye’nin meşru müdafaa hakkını kullanacağı vurgusu yapıldı.

Esasen bu, rejimin Türk askeri güçlerini tehdit eden ilk saldırısı değil.

Bundan önce 9 gözlem noktasına yakın bulunan Cebel Zaviye bölgesindeki 10 gözlem noktası da hedef alınmıştı. 27 Haziran’da gerçekleşen bu saldırıda Cebel Zaviye civarı iki saat içinde iki kez vurulmuş ve bir Türk askeri şehit olurken, diğer üç kişi de yaralanmıştı. Daha önce Morek ve Zaviye bölgesine benzeri şekilde, 29 Nisan, 4 Mayıs, 12 Mayıs, 31 Mayıs ve 8 Haziran’da beş saldırı daha düzenlenmişti.

Daha önce Rusya olmadan bu saldırıları düzenleyemeyen ve sahada zayıf kalan rejim, 28 Nisan’da başlayan aktif Rus desteğiyle saldırılarını yoğunlaştırmaya başladı. Türk konvoylarını ve pozisyonlarını da hedef alan bu saldırılardan anlaşıldığı üzere, rejim ve Rus güçleri Türkiye’nin gözlem noktalarından çekilmesini istiyor. Yeni bir mülteci akınıyla tehdit edilen Türkiye, buna rağmen geri adım atmadı ve İdlib’in güney sınır hattında çatışan muhaliflere anti-tank füzeleri, Grad roketleri, zırhlı araçlar başta olmak üzere silah desteği vermeyi
sürdürdü. Türkiye’nin sahadaki etkisini, Rusların rejim askerleri içinde en güvendiği isim olan Kaplan Güçleri’nin komutanı Süheyl Hasan’ın şu ifadelerinden anlıyoruz: “Düşmanın en korkusuz olanı ve en kötüsüyle savaşıyoruz. ABD ve Türk özel kuvvetleri…” Rus kaynaklarının ABD’nin muhaliflere TOW füzeleri verdiğini iddia etse de, bunun bir anti propaganda mahsulü olduğunu düşünmemek elde değil. Savaş bölgesinin tehlikeli koşullarında yardım görevlisi olarak çalışan Beyaz Baretlileri bile terörist ilan eden bu propagandacılara
kanmamız gerektiğini çoktan öğrenmiş durumdayız; ancak her şeyin iç içe geçtiği bir savaş bölgesinde ABD’nin CIA kolunun da varlık gösterdiğini biliyoruz.

Ruslar sahada tekrar aktif hale gelmelerinin nedenini, Türkiye’nin söz verdiği üzere Heyet Tahrir el Şam (kısa adıyla HTŞ ya da el Kaide’ye biatından vazgeçmeden önceki adıyla el Nusra) ve benzeri terör örgütleri ve radikallerin sahadan temizlenmemiş olması olarak gösteriyor. Oysa Türkiye 2017’deki Astana mutabakatından, yani İdlib’de Rus, İran ve Türkiye gözlem noktalarının inşa edilmesi anlaşmasından da önce, teröristleri ve aşırı grupları elimine etme çalışmalarına kendi inisiyatifiyle başlamıştı. Muhalif güçlere HTŞ ve diğerleri ile mücadele etmek için birleşme baskısı kuruyordu. 2016-2017 kışında 10’dan fazla ÖSO fraksiyonu Ulusal Kurtuluş Cephesi adıyla tek bir çatı altında toplanarak farklı muhalif grupların dışarıdan desteğiyle HTŞ ile mücadele etmeye başladı. Türkiye doğrudan askeri müdahalede bulunabilirdi; ancak üç milyondan fazla insanın sıkıştığı İdlib’de böyle bir hamlede bulunmak çok sayıda sivil can kaybıyla sonuçlanırdı. Tahmin edebileceğiniz gibi Türkiye hiçbir askeri harekatında, ne Rakka’yı dümdüz eden ABD ne de Halep’i, Hama’yı,
Humus’u yoğun bombardımana tutup binlerce sivili öldüren Rusya gibi davranamazdı.

Hali hazırda İdlib’deki siviller tarafından da varlığından rahatsız olunan HTŞ, pek çok kritik noktayı, özellikle de nüfusun yoğun olduğu kentleri kaybetmeye başlamıştı. Sahadaki denge değişiminin arkasında Türkiye’nin olması nedeniyle, ülkemize karşı anti-propagandasını artıran HTŞ, bu da işe yaramayınca dağlık bölgelere çekilmek zorunda kaldı. Hatta HTŞ’nin kendini feshetmeyi düşünmeye başladığı dahi sahadaki kaynaklar tarafından dile getiriliyordu.

Ancak rejimin başlattığı İdlib harekatı, doğal olarak muhaliflerin yönünü Esad güçlerinin saldırılarına çevirmesine neden oldu, ve 2018 yazında İdlib içindeki dengeler bir kez daha değişmeye başladı. HTŞ gücünü toplayarak Nureddin Zengi gibi muhalif gruplarla çatışmaya başladı; kaybettiği bölgelerde kontrolü tekrar ele geçirdi. Türkiye’nin desteklediği fraksiyonları hedef alan HTŞ, bir yandan da rejim ve Rus güçlerini, daha önce Halep’te ve başka şehirlerin kuşatmasında da yaptığı gibi kışkırtıyordu. Bu rejim için hiç sorun değildi; zira HTŞ ile diğer muhalif grupları aynı kare içinde göstermek “Tüm muhalifler aslında terörist, görüyor musunuz?” demesini kolaylaştırıyordu.

Mayıs ayında Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarında Türkiye’nin yanında savaşmış Ulusal Ordu’nun Türkiye tarafından silah ve askeri destekle birlikte bölgeye gönderilmesiyle, muhalifler hem HTŞ’ye hem de rejime karşı tekrar güçlenmeye başladı.

Bu denge değişimleri aslında, rejimin Rusya’nın ya da İran’ın desteği olmadan muhaliflerin karşısında bir hiç olduğunu ve Türkiye’nin sivillere zarar vermeden radikal örgütlerin yok edilmesini başarabilecek tek ülke olduğunu gösteriyor. Bunun yanı sıra, Türkiye destek verdiğinde muhaliflerin rejimle de sonuna kadar mücadele edeceklerini gösteriyor.

İdlib’in kuzeyindeki Morek’in ve civar köylerin çevresini sararak en sonunda bu hafta yaşanan yoğun çatışmalar sonucu kritik noktadaki yoğun nüfuslu Han Şeyhun’u alan rejim, şu anda 9 gözlem noktamızın ikmal yollarıyla bağlantısını kesmiş olsa da, buraya herhangi bir saldırı savaş nedeni sayılacağı için daha ileri gitmeyecektir. Ancak sivillerin tahliyesi adı altında, Han Şeyhun’u boşaltmak için sözde ‘insani koridor’ açan rejim, buraya yerleşmek için daha önceki taktiklerini burada da uygulamaya başladı bile.

Peki rejimin ve Rusya’nın bundan sonraki hamleleri ne olacak?

Hama’dan Halep’e uzanan ikmal M5 karayolunu tamamıyla ele geçirmek için, ilk olarak Han Şeyhun’dan açtığı gediği Ma’arat ül Numan’a kadar uzatmaya çalışacaklardır. Öte yandan Lazkiye’den Halep’e doğru uzanan M4 karayolunu ele geçirmeye başlamak için Jebel’i Zaviye’nin batısında, Lazkiye sınırında bulunan Cisr-i Şuğur’a yönelik saldırılarını da yoğunlaştıracaktır. Bu arada, Cisr-i Şuğur yakınında Türkiye’nin 11 gözlem noktasının
bulunduğunu belirtmek gerekir. Bunun sonucunda, üç milyondan fazla insanın sıkışıp kaldığı İdlib’in geri kalan bölgeleri, gitgide daha da kalabalıklaşıp şişecek, rejimin ilerleyişi devam ettikçe sınırımıza gelen sivil sayısı gitgide artacaktır.

Ancak Türkiye destekli muhaliflerin yoğun direnişiyle bu ilerleyiş oldukça zor, çok uzun zaman alacak ve rejim ve Rusya destekli milisler için de büyük zayiata neden olacak. Buna delil olarak Türkiye’nin artırarak sürdürdüğü takviye ve desteği gösterebiliriz. Tüm bunlara ek olarak, Tel Rıfat’ta rejimle anlaşma yapan PKK/YPG varlığına karşı, buna göz yuman Rusya’yla diplomatik yollardan sonuç arayan Türkiye’nin burada da askeri bir çözüme yönelme ihtimalinin bulunduğunu söyleyebiliriz.

Bunu göz önünde bulundurarak sormak lazım:

Rusya, Astana süreci ve Soçi mutabakatını çöpe atıp üç milyon sivilin hayatını hiçe sayarak, Esad rejimine destek verdiği Suriye’nin diğer bölgelerinde yaptığı gibi işin kolayını seçip İdlib’i ağır bombardımana tutar mı?

Halihazırda Fırat’ın doğusunu terörden temizleyerek Suriyeli sığınmacıları evlerine gönderme yönünde büyük bir çaba içindeyken, böyle bir durumda yeni bir mülteci akımıyla karşı karşıya gelecek olan Türkiye buna izin verir mi?

Bu durum, aynı zamanda, S-400’den Türk Akımı’na pek çok farklı konuda işbirliğine giden Rusya ve Türkiye’yi eninde sonunda büyük kararlar vermek zorunda bırakacağına göre, Rusya bu hamleyi yapar mı?

Doğrusunu söylemek gerekirse, her iki ülkenin de masaya oturup Soçi anlaşmasını revize etmekten başka çareleri yokmuş gibi görünüyor. Aksi takdirde, Türkiye ve Rusya’nın Suriye sahasında doğrudan karşı karşıya gelme ihtimalleri de giderek artıyor.

 

 

Merve Şebnem Oruç/süper haber

Google+ WhatsApp