Rusya Doğu Akdeniz’de sahne alırken…

Rusya Doğu Akdeniz’de sahne alırken…

Doğu Akdeniz’de tehlikeli bir güç yığılması sürerken, donanmasıyla boy gösteren Rusya’nın bu yığılmada nerede durduğuna dâir bir belirsizlik dikkât çekiyordu. Rusya, tıpkı Sûriye meselesinde olduğu üzere; İran ve Türkiye’ye yakın olan

Rusya Doğu Akdeniz’de sahne alırken…

 

Doğu Akdeniz’de tehlikeli bir güç yığılması sürerken, donanmasıyla boy gösteren Rusya’nın bu yığılmada nerede durduğuna dâir bir belirsizlik dikkât çekiyordu. Rusya, tıpkı Sûriye meselesinde olduğu üzere; İran ve Türkiye’ye yakın olan siyâsetini burada da sürdürecek miydi? Merak edilen buydu.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

 

Nihâyet durum sarahate kavuştu. Rus Dışişleri Bakanlığından yapılan son açıklama, Rusya’nın, en azından bu aşamada Türkiye’ye yakın olmadığını gösterdi. Rusya, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de bayrak göstermesini “tehlikeli” bir gelişme olarak nitelendirdi. Rus tarafının, eğer Türkiye bu şekilde devâm ederse, Kıbrıs Sorununun çözümsüzlüğe itileceğinden endişe duyduğu ifâde ediliyor. Bu açıklamayı veri alacak olursak, en azından şimdilik, karasal iklimde şu veyâ bu şekilde tesirli olan Astana ve Soçi gibi süreçlerin deniz ikliminde hüküm sürmediğine hükmedebiliriz.

Doğu Akdeniz nevzuhur değil. Süreç aşağı yukarı 40 sene evveline uzanan bir derinliğe sâhip. 1979’daki İran Devrimi ile başladı. İlk kritik durak on sene devâm eden İran-Irak savaşıydı. Bunun ardından, iki aşamalı olarak Saddam Rejimi’nin tasfiyesi geldi. Üçüncü durakta ise karşımıza, son on senede yaşanmış Arap Baharı dalgası; Kaddafi’nin devrilmesi, Mısır’da Mübârek-Mursî-Sisi dönemleri arasındaki geçişler ve Sûriye’nin târumâr edilmesi çıkıyor. Kanaâtimce elyevm, sürecin en kilit evresine; Doğu Akdeniz’e geldik. Artık durumu bütünlüklü olarak daha net kavrayabiliyoruz. Yaşanan alt süreçlerin, topyekûn bu son evreye mâtuf olduğu anlaşılıyor. Irak, Sûriye, Mısır vd kanamalar, daha derinde Doğu Akdeniz hegemonyası içindi.

Birbirine benzeyen iki kritik gelişme üzerinden durumu daha berrak hâle getirmekle başlayalım: Irak’da devrilen Saddam ile Libya’da devrilen Kaddafi arasındaki benzerlik dikkât çekicidir. Saddam, Irak petrollerini Amerikan Doları ile değil Avrupa Euro’su ile satmaya karar vermişti. Kaddafi’nin niyeti de benzerdi. Her ikisinin de âkıbeti ortada. Bu tabloya 2006’da İran da eklendi. Hedefte olmasınının en derin sebebi de bu.

Zengin petrol bölgesi Ortadoğu’da yaşanan kanlı târihin petrol ile alâkalı olduğunu, neredeyse sokaktaki çocuk bile biliyor. Bu dinamiğin uzaktaki parçası ise Venezüela. Mesele, evet bir yere kadar petrolün sahiplenilmesi ve dolaşımıyla ile bağlantılı. Ama, çocukların bile farkında olduğu bu olgunun esas kritik zemini, hidrokarbon varlıkların kabaca sâhiplenilmesinden çok, bu varlıkların alınıp satılmasının hangi parasal kaynak üzerinden yapılacağı. Yâni esasta finansal, parasal bir mesele. Hâsılı, Ortadoğu ve Akdeniz’de yaşananlar Amerikan Dolarının yaşadığı ağır krizlerle birlikte değerlendirilmezse eksik anlaşılacaktır. Amerikan Dolarının hâkimiyetinin en hayâtî damarı ise Petro Dolardan başka bir şey değil. Bu meseleye dikkât çekmemin sebebi, kafalardaki “Acaba savaş çıkar mı” sorusunu yatıştırmak. Petrodolar apaçık bir tehdit görmediği sürece ABD’nin eli tetiğe gitmeyecektir. Bunu bilelim..

ABD’nin yanında yer alan güçler, şöyle veyâ böyle Petro Doların hegemonyasına hizmet etmiş oluyor. Ama bu katı bir bloklaşma şeklinde gerçekleşmiyor. ABD, en yakın müttefiki Suudi Arabistan’ı bile zaman zaman kontrol etmekte zorlanabiliyor. Yaşanan evre, bu zenginliklerin paylaşılması olduğu için müdâhil güçleri, şimdilik başka sâiklerle hareket ediyor. İlk mesele, kim bu varlıkların sâhibi olacak meselesi. Herkes bu pastadan en büyük parçayı koparmaya çalışıyor. Şirketlerin ağırlıklı bir kısmı ise ABD ve destekçilerinin oluşturduğu bir siyâsal-askerî desteğe dayanarak faaliyet gösteriyor. Kıbrıs ise giderek merkezî bir noktaya geliyor. Bu dizilimde Mısır, İsrâil, BAE, Yunanistan ve Güney Kıbrıs birbirine yakın duruyor. Türkiye ise tek başına, ama azimle yol alıyor. Esas meselesi Afrika olan Fransa bile atak yapmış vaziyette. Almanya ise ortada yok.

Bir kere Rusya’nın sürece dâhil olmasının tabloda oynaklık etkisi doğuracağını düşünüyorum. Avrupa’nın enerji tekeli olan Rusya, Doğu Akdeniz petrollerinin Avrupa’ya taşınmasından ve kendi tekelini kırmasından son derecede rahatsız. En başta bu rakip petrol ve doğal gaz akışını bozmak için elinden geleni yapacağı muhakkak. Eğer bunu başaramıyorsa, ki, bu çok zor, payını arttırmak için elinden geleni yapacağı da âşikâr. Zâten Beşşar El Esad’ın “kara kaşı, mavi gözleri” için Sûriye’de değil. Son derecede akıllı bir siyâset tâkip ediyor. Şu aşamada Kıbrıs’ı hedefliyor. Niyeti, dünyâda Kıbrıs olarak tanınan ve hatırı sayılır ilişkileri olduğu Güney Kıbrıs’da üs elde etmek. Türkiye karşıtı bir söylemle başlamasının sebebi de bu. Ama ABD’nin buna izin vermeyeceği de ortada. Eğer Güney Kıbrıs Rusya’ya üs vermeye kalkarsa, ABD’nin aktörleri darmadağın olacaktır. Bu adımın Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile ABD ilişkilerini bozacağı âşikârdır. Eğer bu kapı kapanırsa, Rusya’nın yeniden Türkiye’ye yakınlaşması kaçınılmaz olacaktır. Kanaâtimce Rusya’nın son açıklaması onun Doğu Akdeniz’deki son ve kesin konumunu tâyin etmekten çok uzak. Bekleyip, Rusya-Güney Kıbrıs ilişkilerinin seyrini takip edeceğiz.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de gücünü S 400’lerle takviye edip yoluna tek başına devâm etmesi bir mâceracılık değil. Elinde çok sağlam bir kart var. Çünkü, bu coğrafyada yatan zenginliğin Türkiye dışında, başka bir yolla taşınmasının imkânı yok. Bunalmış, ekonomisi küçülen Almanya’nın, Akdeniz siyâsetini Türkiye ile kurmaktan başka seçeneği kalmadı. Fransa’nın da durumu farklı değil. Yakında tekrarlanacak olan İstanbul 4’lüsü (Türkiye-Almanya-Fransa-Rusya) toplantısı çok şeye gebe…

 

süleyman seyfi ögün

yeni şafak

Google+ WhatsApp