Ruhban ve rehbanî değil Rabbânî

Ruhban ve rehbanî değil Rabbânî


Ruhban ve rehbanî değil Rabbânî

 

 

Peygamberimiz (s.a.)in üç vazifesi vardı: Peygamberlik, devletin ve toplumun liderliği, eğitim (irşad, insanların Allah’a has kul, Peygambere has ümmet olma yolundaki yürüyüş ve çabalarında yardımcı olmak, yol göstermek).

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Fahr-i kâinât Efendimiz (s.a.) beka âlemine göçünce peygamberlik sona erdi, bu sebeple de kimseye intikal etmedi.

Diğer iki vazifenin Râşid Halifelere intikal ettiğine ve bu mübarek insanların her iki vazifeyi hakkıyla ifa ettiklerine inanılır.

Hilafet sonlandırılıp onun yerine saltanat yönetimi konunca devlet başkanlığı ile irşad vazifesi de birbirinden ayrıldı; insanlara yol gösterecek, kulluk yolunda ilerlemelerine ilmi ve güzel örnekliği ile yardımcı olacak zevat (bir manada gönüllerin sultanları) kimler oldu konusu tartışmaya açılmış oldu.

Tasavvuf yolunu izleyenler irşadın tarikat şeyhlerine intikal ettiğini iddia ederler. İlim, amel ve özellikle sünnete ittiba yoluyla kemalin hasıl olacağına, seyir sülük yönteminin gerekli olmadığına inananlar ise bu vazifenin rabbânî alimlere geçtiğini söylerler.

Tasavvuf yolu ilim ve imanın yakin (kesinlik), ibadetin de ihsan ve ihlas özelliği kazanmasını hedeflemiştir. Bu hedefe ulaşabilmek için ilim ve sünnete ittiba şart, hedef de bütün müminlerin hedefi olduğuna göre bu noktada tasavvuf erbabı ile bu yolu izlemeyen ulema ittifak etmişlerdir, etmek durumundadırlar. Bundan ötesi bir metod, bir eğitim yöntemi meselesidir. Hangi yoldan olursa olsun kendini, Allah rızasına adamış, insanları iyi birer kul, İslam’ın güzel insanı yapmak için çalışmayı iş edinmiş kimseler İslam’da ruhbanlar (din adamları) değil, râbbânîlerdir (Allah adamlarıdır, ricalullahtır, salih ve mücahid kullardır).

İslam’da rabbânî olmak her bir kul için mümkündür ve matluptur. Bunun için diğer insanlardan ayrılıp belli bir sınıf teşkil edip belli derecelerde yer alıp yetkilenmek gerekmez. Müslüman ilmi, ameli, güzel ahlakı, insanlar üzerindeki müspet tesiri ve din hizmetinde yoğunlaşması ve başarısı ile sevilir, sayılır, dinlenir, örnek alınır, ricalullah olur.

“Neden din adamı (rehbaniyet, ruhbanlık) değil de râbbânîlik” sorusuna Kur’an-ı kerim cevap veriyor:

“Sonra onların izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Arkalarından Meryem oğlu Îsâ’yı da gönderdik, ona İncil’i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır.” (Hadîd: 57/27).

Demek ki, Allah ruhbanlığı emretmiyor, onun istemediği bir yoldan rızasını kazanmak ve has kul olmak da mümkün olmuyor.

Rabbânîliğe gelince:

“Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, ‘Bu, Allah katındandır’ derler. Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar./ Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik vermesinden sonra hiçbir insanın kalkıp insanlara ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun’ demesi düşünülemez. Aksine ‘Okuyup öğretmekte olduğunuz kitap ve yapmakta olduğunuz incelemeler gereğince Rabbin halis kulları (râbbânî) olun!’ der. / Ve onun size melekleri ve peygamberleri rab edinmenizi emretmesi de (düşünülemez). Müslüman olmanızdan sonra size inkârcılığı emreder mi hiç!” (Âl-i İmran:78-80).

Bir peygamberin neyi söylemesinin düşünülemeyeceği belirtildikten sonra, peygamberlerin tavsiyesi şu şekilde özetlenmiştir: “Rabbânîler olun!”

Ruhban sınıfına mensup olan bazı şahıslar hâşâ tanrılığı paylaşırlar, râbbânîler ise hâlis muhlis kul olmanın peşindedirler.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp