Robotlar halden anlamazlar

Robotlar halden anlamazlar


Savaşın yıkıcı etkilerini bütün hücrelerinde hisseden mazlum halk, yakınlarını koruyabilmek için kendilerine uzanacak bir kurtarıcı arıyorlar. Gökten yağan bombalar annelerin öpmeye kıyamadığı bebekleri paramparça yapıyor, hatıralarla büyüyen evler yıkılıyor, eşyalar dağılıyor, her evden birkaç cenaze çıkıyor. İnsanlar ölen yakınlarının yasını tutamıyor,   yaşadıkları şok halini atlatabilmek için hıçkırıklarını içlerine gömmüş, sessizce bekliyorlar.

 

Koyun can derdinde kasap et derdinde misali bir gazeteci savaşın yerle bir ettiği evin yıkıntıları arasında can çekişen yaralıları çekiyor. İnsanlar birkaç dakika daha nefes alabilmek için tırmanırken o çektiği fotoğrafların ne kadar ilgi görebileceğinin, savaşın yıktığı insanlar üzerinden ne kadar gelir elde edebileceğinin hesabını yapıyor. Korkmasa ölmek üzere olan insanlardan poz vermelerini isteyecek.

 

Şehir yerle bir olmuş… Bir anne bombaların parçaladığı bebeğine sarılmış ağlıyor, yaşlı bir kadın kanlı ellerini tutmuş şehadet getirerek ebedi yolculuğunu tamamlıyor, bir genç yaralı karnını tutmuş beddua ediyor ve ağıtlar göklere kadar ulaşıyor. Yıkıntılar arasından bir toz bulutu yükseliyor, kan ve barut kokusu, çocuk çığlıkları ve yalnızlığa terk edilmiş bir şehir kucağındaki insanlarla birlikte ölüyor… Fakat bütün bunlar fotoğrafçının hiç de umurunda değil, o sadece elindeki fotoğraf makinesine ve aldığı ölüm pozlarına odaklanıyor. Bir keresinde arkadaşı bu duyarsızlığını eleştirmiş ve yaralılara yardım etmelisin demişti fakat o söylenenlere aldırmamış, kendisinin profesyonel biri olduğunu, yaptığı işe odaklandığını söylemişti. Profesyonel olmak, yapılan işin gölgesinde kaybolmak mıydı acaba? Acımak ve el uzatmak gibi ulvi değerleri silip süpüren ve sadece elde edilecek gelire odaklanan bir yaklaşım mıydı profesyonellik?

 

Kasavetli bir gündü… Şehir bağrında taşıdığı onlarca insanla birlikte ölüyordu, gazeteci ise ara vermeden koşturuyor ve çekim yapmaya devam ediyordu. Fakat ne acıyı hissedebiliyor ne de akan kanları görebiliyordu. Garip halleri vardı, elindeki makine kadar ruhsuz ve donuktu. O gün kaldığı otele gittiğinde de vicdanına hiç söz hakkı tanımamış, çekilen fotoları düzenlemek için geç vakte kadar uğraşmış ve renkli hayaller kurarak uyumuştu. Adam insanlıktan istifa etmiş ve robotlaşmıştı. Fakat farkında değildi.

 

Hatırlarsınız… Geçmiş yıllarda ödül alan bir fotoğraf vardı. Söz konusu fotoğrafta açlıktan ölmek üzere olan bir çocuğun ve onun ölmesini bekleyen bir akbabanın görüntüleri yer alıyordu… Muhabir açlıktan nefes almakta güçlük çeken o yavrunun acizliğini paraya nasıl dönüştürebileceğinin hesabını yapmıştı. Evet… O adam o fotoğrafla ödül almıştı ama acaba vicdanı rahat mıydı? Adam robotlaşmıştı gerçi, açlıktan karnı yapışan, dudakları kuruyan bir bebeğe el uzatmak yerine bundan kazanabileceği parayı düşünmüş ve hedefine ulaşmıştı.

 

Açlıktan ölmek üzere olan bir çocuk… Onu yemek için adım adım ilerleyen bir akbaba… Çöl, yalnızlık, açlık ve çaresizlik… Bu dramatik olay epey zaman konuşulmuştu fakat değişen bir şey olmadı, insanların acıları üzerinden para kazanmaya çalışanlar yine savaş meydanlarında, yoksul mahallelerinde, kaza mahallinde koşturmaya devam ediyorlar.

 

Allah insana vicdan gibi ulvi bir değeri bahşetmiştir, fıtratlarımızda mevcut olan bu öz, bu çekirdek yeşertilmeli ve hayat bulmalıdır. Peki, bu nasıl olacak? Aslında her şey kişinin özgür iradesi ile yapacağı seçimde bitiyor. Kişi kendine dönmeli ve şu soruyu sormalıdır: Hayatımı inançlı, adil, tutarlı, vicdanlı ve dürüst bir insan olarak mı yoksa güç ve maddiyat odaklı bir organizma olarak mı devam ettirmek istiyorum? Elbette ulvi değerlerin gelişiminde ailenin ve toplumun büyük etkileri vardır ancak hiçbir imkâna sahip olmasa dahi Allah iyilik üzere kalmanın formüllerini her ferdin fıtratına kodlamıştır. Burada kişiye niyet etmek, tabi olmak ve çaba göstermek düşüyor.

Google+ WhatsApp