Reelpolitik

Reelpolitik


Reelpolitik

 

Siyâsetin kendine has bâzı postülalarının olduğunu biliyoruz. Bunların hayâttaki karşılıkları ise bir hayli bulanık tablolar getiriyor. Var gibiler; ama aslında yoklar.. Varsayıldıkları yerde olmayışları ise zihinlerde siyâsal nitelikli gerilim alanları doğuruyor. Biraz karmaşık gelebileceğini düşündüğüm bu cümleleri açmaya çalışayım..

Meselâ “egemenlik” kavramına bir bakalım. Asırlar boyu “egemenlik” kavramı devlet iktidârı ile özdeş bir şekilde işledi. Buna, modernleşme târihinin en az üç asrı, 16-19. Asırlar arası da dâhildir. Egemen olan devletti. Devlete istikamet kazandıran, siyâset oluşturan “akıl” ise “hikmet-i hükûmet” prensibiydi. Kayıtsız şartsız devlete âit olan egemenliğin tasarrufları teb’aya hesap vermiyordu. Bu tasarrufların hesâbı yine devlet dâiresinde soruluyordu.

19.Asırda “uluslar” sahneye çıktı. Bu, devlet ile ulus arasında , egemenliğin kime âit olacağının merkezinde olduğu bir gerilim alanı doğurdu. 1648 Westfalya Anlaşması, devletler , asırlarca devâm eden ve bir kör dövüşüne dönüşen topluluklar ve bâhusus mezhepler arası çatışmaları nihâyete erdirmişti. Yeni çatışma alanı havass ile avam, devlet ile ulus arasındaydı. Egemenliğin kime âit olacağı temelindeki çatışmalar, eski çatışmalar düşünüldüğünde mâkûl bir çatışmaydı. Devlet seçkinleri, egemenliği ulusa vermemek için direndiler. Ama iş işten geçmişti. Daha evvelki devirlerde mülksüzleştirilen büyük kitleler, kenardan merkeze gelmişler ve buralarda yığılmışlardı. Havass ve avam, târihlerinde hiç bu kadar birbirine yakın olmamışladı. Vaziyet, idâre edilmesi fevkalâde zor bir hâle gelmişti. Neticede kazanan uluslar oldu. “Ulus devlet” kavramı, ulus ile devleti biraraya getiren basit bir toplam değildir. Bu aynı zamanda bir mertebelendirmedir. Yâni devletin ulusa tâbî olacağına işâret eder.

Diğer taraftan, ulusların zaferi, siyâsal rejim değişikliklerine sebep oldu. Monarşiler Britanya, İsveç ve Hollanda’da da olduğu üzere alabildiğine sınırlandırıldılar veyâ Fransa, Almanya ve Avusturya’da olduğu üzere târihe gömüldüler.

Görüntüde uluslar kazanmıştı. İster “kayıtlı şartlı”, ister “kayıtsız şartsız” olsun artık egemenlik ulusun olacaktı. Bu zincirleme bir devrimdi ve hayli kısa sayılabilecek bir zaman zarfında küreye sâri bir hâle geldi. Ama her devrim gibi aldatıcıydı. Zaman içinde devletin yaralarını sarıp, geri dönüşünü tamamladığını düşünüyorum. Beğenelim, beğenmeyelim; dünyâda yaşananın da bu olduğunu idrâk etmek gerekiyor. Mevcût tabloyu şöyle hülâsa edebileceğimi zannediyorum: Bugün dünyâda egemenlik, ulusa âit olduğu intibâını veren; lâkin devletin elinde olan bir kudrettir.

Neden böyle oldu? Bir kere, devletlerin târihi, ulusların târihi karşısında çok, ama çok eskidir. Bu târihsel birikimin bir çırpıda nevzuhûr ulusların kontrolüne geçmesini beklemek içi boş bir heves olsa gerekir. İkincisi, devlet modernleşme târihi içinde kendisini her açıdan tahkim etmiştir. Bu da devlete ulus karşısında özerklik kazandırmıştır. Yâni devlet ne ulusçuların zannettiği gibi ulusa, ne de sınıfsal bakışı temsil eden sosyalistlerin düşündüğü gibi sermâyeye bağlı bir aygıttır. Devlete özerkliğini modern bürokrasi ve teknokrasi kazandırır. Bu payandalar, ulusun içinden gelen siyâsal tercihlere bağlı olarak ulusa peşkeş çekilirse devletler çöker. Devletsiz ham ulusların başına da herşey gelir. “Failing states” olarak kavramsalaştırılan meselenin arkasında bu yatar.

Devletlerin uluslara hesap verme meselesi ise bana kalırsa titiz işleyen bir süreç değildir. Bunun devlet-ulus ilişkisini dolayımlayan başka bir ilişkinin, devlet-ekonomi veyâ devlet-sermâye ilişkisinin türevi olduğunu düşünüyorum. Devletin gerçek rakibinin ulus değil, sermâye olduğu yaklaşımı bana daha iknâ edici geliyor. Ulus egemenlik iddiası üzerinden devlet ile; sınıfsal düzlemde ise sermâye ile çatıştı. Nihâî kertede her ikisini de kaybettiğini düşünüyorum. Devlet aklı ve sermâye aklı, temelde tamâmen zıt iki akıl olarak tezâhür ediyor. Ama bu zıddiyet çok berraktır ve herhangi bir sapma içermez. Ulusun aklı ise her açıdan, verimli, doğurgan; lâkin o derecedede belirsiz ve değişkendir. Bu da onun zaafıdır. Bana öyle geliyor ki, ulusların kaderi biraz da devlet ve sermâye arasında alabildiğine keskinleşen savaşın fonksiyonu olacak…

 

YENİ ŞAFAK

Google+ WhatsApp