Ramazanlaşmaktan çözülmeye

Ramazanlaşmaktan çözülmeye


Ramazanlaşmaktan çözülmeye

 

 

“Ramazanlaşmış insan” deyince, orta zaman “Osmanlı insanı”nı hatırlamamak mümkün değil. Öyle bir ramazanlaşırlardı ki, tam anlamıyla “Yürek Adam”a ve “Vakıf İnsan”a dönüşürlerdi.

“Vakıf İnsan” demek, varlığını hayırla bütünleyip elinde olanı elinde olmayana yansıtan insan demektir.

“Yürek Adam” ise cennetini yüreğine kuran insandır!

Osmanlı Devleti bu “özel” insanların ruhunda yüceldi, gelişti, zenginleşti ve dünya örneği bir devlete dönüştü.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de yücelmeye, gelişmeye, zenginleşmeye ve güçlenip dünya örneğine dönüşmeye ihtiyacı var…

O zaman yapılacak iş belli: “Yürek Adam” ve “Vakıf İnsan” yetiştirmek: Yani insanları mümkün mertebe “ramazanlaştırmak”!

“Nasıl olacak?” diyorsanız, ninelerimize ve dedelerimize bakacaksınız: Onlar nasıl oldularsa öyle olacak…

Buyurun, Osmanlı insanının “Ramazanlaşma”yı nasıl başardığına bakalım…

Şuur kapıları açık olacak: Oruçlu insan öncelikle şuur kapılarını açar, dünyayı oruçlu şuuruyla bir daha incelerdi. Filistin’de neler oluyor, Kudüs neden bu halde, neden Ayasofya hâlâ ibadete kapalı?..

Osmanlı asırlarında, “ümmet şuuru” denen muhteşem bir “şuur” birliğimiz vardı: “Tarikat” ve “cemaat” halinde yaşar, farklı yollardan aynı noktaya yürümenin tadını çıkarırdık…

Sonra tarikatlar kapatıldı, cemaatler dağıtıldı, “dergâh”ların kapısına kilit vuruldu ve hepsinin yerine kaim olmak üzere “Halkevleri” açıldı…

Halkevlerinde aynı kitapları okuyup, aynı nutukları dinleyecek, aynı müzikler eşliğinde aynı şarkıları söyleye söyleye “millet bilinci” oluşturacaktık…

İşe ilkokullardan başlamak lâzımdı. Öyle de yapıldı. Her sabah okulun bahçesinde bizi sıraya soktular. Gırtlağımız patlayana kadar, “varlığım Türk varlığına armağan olsun!” diye yıllar yılı bağırttılar.

Hesaba göre, bağıra bağıra herkes Türk olacaktı!

Tabii olmadı! Kürtler “Kürt”, Lazlar “Laz”, Araplar “Arap”, Çerkezler “Çerkez”, Arnavutlar “Arnavut” kaldı. Ders kitapları vasıtasıyla kafalarımıza ekilen “Güneş Dil Teorisi” (özetin özeti: Tüm dünya milletleri Türk’tür) masal oldu.

Netice olarak, “ümmet şuuru”nda birleşen kitleler, “Irk bilinci”nde çözüldü! Her birimiz kendi yalnızlığımızda savrulduk!

Sanki imame kırılmış, tespihin ipi kopmuştu: Tespih taneleri gibi savrulduk!

Bir amaç etrafında oluşturduğumuz şuurlu birlikteliğe “İngiliz parmağı” karıştı: Churchille, iki kalem darbesiyle bir dakika içinde Lübnan ve Ürdün isimli iki “devlet” kurdu. Amca çocuklarına da birer “devletçik”!..

“Sık sık birbirinize toslamayı unutmayın!” 

İngiliz tembihini tutmamak olmazdı. Nitekim toslayıp duruyor, Kudüs konusunda tek kelime edemeyen bazı Arap devletçikleri, Filistinlileri suçluyor: “Seslerini kesip otursunlar!”

Bu şuursuzluk umarım bize bulaşmaz! Ama biz de acaba “Ayasofya” konusunda benzer bir şuursuzluk boyutu yaşamıyor muyuz?

Kudüs konusunda İsrail’e vur ha vur!..

Görkemli mitingler yap, Yenikapı’da, Diyarbakır’da, memleketin pek çok yerinde…

Yüreği yanan, kalbi Mescid-i Aksa’da çarpan Müslümanları topla…

Bağırsınlar: “Kahrolsun Amerika!..”

Bağırsınlar: “Kahrolsun İsrail!”

Peki sonra? Sessizlik…

Ayasofya’yı kapalı tutan siyasete şuur plânında bir sözümüz olmayacak mı?

Merak ediyorum: Hangi aday “Ayasofya’yı ibadete açma” vadıyla milletin karşısına çıkacak acaba?

 

yeni akit

Google+ WhatsApp