Ramazanı güzel geçirdik şükür!

Ramazanı güzel geçirdik şükür!


Ramazanı güzel geçirdik şükür!

 

 

Osmanlı asırlarında ramazanlar ve bayramları idrak plânında yaşanırdı.

14 yıl boyunca Avrupa’daki Türk topraklarını ve Anadolu’yu gezen Kralın Saray Nazırı Jacques de Villamont“Les Voyageurs du Seigneur Villamont” (Bay Villamont’un Yolcuları) adlı 1596 yılında yayımlanan eserinde bayramlarımıza ilişkin ipuçları veriyor…  

“Kimin bir düşmanı varsa bayram namazından önce, gidip ondan af dilemekle mükelleftir. Öteki de el öpmeden ve musâfaha (el sıkışma) da etmeden evvel affettiğini söylemek mecbûriyetindedir. Aksi takdirde bayramlarının mübârek olması mümkün değildir. Bu esasa riâyet etmeyen kimseler ise neredeyse fâsık telâkkî edilirler.” 

“Barış toplumu”nun, bayramları “Barışma Günü” yapmasından daha doğal ne olabilir? Osmanlı bir “barış toplumu”ydu. İnsan, başka bir insana baktığında Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Rum, Ermeni yahut Müslüman, Hıristiyan görmez, sadece “insan” görürdü. Yani “insan insanın kurdu” değil, “dost”u ve “kardeşi”ydi. 

Cumalar, ramazanlar, bayramlar ve mübarek geceler toplumsal barışın vesileleriydi. 

Gezgin Du Loir, bunu açıkça ifade ediyor: “Her bayramın birinci günü Türkler için umûmî bir barış günüdür. Birbirlerine rastladıklarında musâfaha ederler ve küçük olan büyüğünün elini öptükten sonra, alnına koyup ‘Bayramın mübârek olsun’ der.” (Du Loir; Les voyages du sieur)…

İnsaflı müsteşriklerin (Oryantalist) anladıklarını “bizden bazıları”nın hâlâ anlamamakta direnmesi ve Ramazan Bayramını ısrarla “Şeker Bayramı”, Kurban Bayramını “Et Bayramı” diye tanımlaması, bu kültüre karşı ne kadar yabancılaştıklarını gösteriyor. Hiçbir değeri yok!

Osmanlılar Ramazan Bayramına “Iyd-i Said-i Fıtr”, Kurban Bayramına ise “Iyd-i Adha” (kurbanlar) derlerdi…

Son zamanlarda bayram tebrik kartlarına, “Iydiniz said, ömrünüz mezid, makamınız cennet olsun!” diye yazılırdı, “bayramınız kutlu, ömrünüz uzun, mekânınız cennet olsun” anlamında...

Osmanlı sarayında bayram kutlamaları Ramazanın 27. günü başlardı. Buna “Arefe muayedesi” denirdi…

“Arefe muayedesi” şeyhülislamın “Paşakapısı”nda sadrazamı kutlamasıyla başlar; o gün ve ertesi gün boyunca vezirler, devlet ricali, ocak ağaları sadrazamı ziyaret ederlerdi. Ramazanın son gününde ise sarayda “Arefe Divanı” yapılırdı. 

Tahirü’l Mevlevi bir bayram yazısında şöyle diyor:

“Başta İstanbul olmak üzere her şehirde Arefe günü hamamlar sabaha kadar açık olurdu. Genelde hamam işi son güne bırakıldığı için, hamamlarda iğne atsan yere düşmezdi. 

“Şekerci dükkânları da geç vakte kadar çalışırdı. Bayram sabahı gün ağarmadan davulcular namaz için halkı uyandırırlardı. Ardından toplar atılarak halk sabah namazına çağrılırdı.

“Aile reisleri erkek çocuklarını da alarak camiye gider ve sabah namazını kılarlardı… 

“Daha sonra camilerde kürsüye çıkan vaizler, bayram namazı vakti gelinceye kadar camide bulunanlara vaaz ederlerdi. 

“Namazdan sonra genelde birbirini tanıyan insanlar bayramlaşıp mezarlıkların yolunu tutarlardı…

“Mezarlık ziyaretlerinde, ölmüş büyüklere dualar edildikten sonra herkes evine giderdi... 

“Büyüklerin ellerini öpen çocuklar, daha sonra yeni elbiseleriyle komşuları dolaşırlardı. Bu ziyaretlerde el öpen çocuklara bayram harçlığı ve mendil verilirdi”.

O günden bugüne âdetlerimiz çok fazla değişmedi galiba, ama biz yan verip tatile çıkmayı tercih eder olduk!

Neyse, “Iydiniz said, ömrünüz mezid, makamınız cennet olsun!” dostlarım.

 

yeni akit

Google+ WhatsApp