Ramazan geliyor duydunuz mu?

Ramazan geliyor duydunuz mu?


Ramazan geliyor duydunuz mu?

 

 

Türkiye, Yüksek Seçim Kurulu kararına kilitlenmiş, bekliyor…

Neredeyse tüm köşe yazarları ile televizyon yorumcuları haftalardır bu konuyu tartışıyor: 2019 Ramazanı’na bu havada giriyoruz…

Sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ramazana ilişkin açıklamalarından ramazanın yaklaştığını fark ediyoruz: Ötesi, aynı gündem: Tıka basa dünya!

Oysa eskiden ramazan öncesinde her şey ramazana endekslenirdi. Ramazan hissiyatı ramazandan en az onbeş gün önce gelir, Müslüman toplumu lâhuti havasıyla kuşatıp kucaklardı: İnsanlar ruh ve beden olarak, önce ramazan hissiyatıyla buluşurlardı.

Dünya gailesi bir yana konur, herkes ramazan düşünür, ramazan konuşur, ramazan solurdu. Evler ve camiler köşe-bucak temizlenir, dünya, ramazanın uhrevi havasıyla buluşurdu. Ramazan sonsuz bir neşe içinde ve tatlı bir telâş eşliğinde beklenirdi. 

Ramazan hazırlıkları, çocukların neşe kaynağıydı. Bu şekilde çocuklara da ramazan hissettirilirdi.

Zamane çocuklarının oruca hevesi var mı, bilmiyorum; ama bizim çocukluğumuzda ramazan aşkı vardı: Hasretle gelmesini bekler, yapılan hazırlıklara katılırdık.

Ramazanlar bizim neslin en büyük eğlencesiydi. Ezan okunur okunmaz mahalleyi “iftar” çığlıklarına boğar, kapı kapı dolaşıp “iftar müjdesi” karşılığında “bahşiş”toplardık.

Sonra nefes nefese evdeki iftara yetişirdik. Bizim aile geniş olduğu için aynı anda iki iftar sofrası birden kurulur, iftar sofrasından misafir eksik olmazdı. Rahmetli büyük amcam kapının önünden geçeni iftara çağırırdı. Bazen de yatıya alıkoyardı. “Misafir on rızıkla gelir, birini yer dokuzunu bırakır” sözünü ilk ondan duydum. 

Köy camiinin altındaki “Muhabbethâne”de teravih öncesi yapılan sohbetleri dinlemenin tadına doyum olmazdı. Büyükler ya geçmiş ramazanlardan söz eder ya da denizcilikle ilgili hatıralar naklederlerdi. Can kulağıyla dinler, kendimce hatıra biriktirirdim. 

Biraz büyüyünce fark ettim ki, ramazan hazırlığı, yürek boyutlu özel bir hazırlıktır: Müslümanın, ramazanı önce derununda hissetmesi lâzım gelir.

Bize geçmişle birlikte orucu da sevdirdiler. Sevebilmemiz için de ramazanı oyuna dönüştürdüler.

“Tekne orucu”, “Ramazan Oyunu”nun en önemli parçasıydı. Ciddi ciddi sahura kalkar, öğleye kadar oruç tutardım. Öğle ezanına yakın sofram hazırlanır, iftarlıklar sofraya dizilir, buyur edilirdim. Kemal-i ciddiyetle sofraya oturur, büyük amcamdan gördüğüm gibi, “Lailahe illallah” çeke çeke iftarı beklerdim. Kendimi büyümüş hissederdim. Kimlikli, kişilikli bir yetişkin olup çıkardım.

Her yarım oruç için büyük yengem bir iplik keserdi. Tuttuğum tekne oruçları sayısında biriken iplikler bayrama yakın günlerde “Fatiha”, “İhlâs” ve “Ayetelkürsi” eşliğinde üflenerek birbirine düğümlenirdi. Sonra minyatür bir çeyiz sandığına konur, arefe akşamı yapılan aile toplantısında “ihale”ye çıkarılırdı. 

Minyatür çeyiz sandığı ortaya konur ve ihale açılırdı: “Oğlumuzun tuttuğu tekne oruçlarından hasıl olan sevap bu sandığın içindedir. Kim almak ister?”

Genelde hepsi almak isterdi, ama ancak babamın parası yeterdi. Babam parayı nakit öderdi. Sonra renkli bir ambalaj kâğıda sardırır, kırmızı kurdele taktırır ve bayram armağanı olarak hediye ederdi.

Böylece hem bayram harçlığım çıkar, hem de hayatım boyunca saklayacağım kıymette bir hatıraya sahip olurdum.

Hepsi çoktan ahirete irtihal etmiş sevdiklerimin eli, sesi, nefesi değmiş bu hatıraya ne zaman baksam, hüzünlü bir tebessüm eşliğinde tüm ölmüşlerime Fatiha okurum.

 

yeni akit

Google+ WhatsApp