Ragıp ağabey...

Ragıp ağabey...


Seksenli yılların sonlarında tanıştım Ragıp ağabeyle. Gazeteye (eski Zaman) uğrardı ara sıra. Nabi ağabey, gazetedeki odasında tanıştırmıştı bizi. Gelip gittikçe muhabbeti demlemeye başladık. O yıllar, benim de yirmili yaşlarımın başları; yazmaya niyetlendiğimiz, yazmak için cesaret biriktirmeye çalıştığımız yıllar, kelimelerle emekleme zamanları... Fırsat buldukça gazetenin küçük boşluklarına içimizden geçenleri bırakıyoruz, ben, başkaları, başka gençler... Ragıp ağabey, büyük bir dikkatle okurdu o acemilikleri, sonra ilk karşılaştığımızda üstüne konuşurduk. Aynı zamanda komşuyduk, aynı işçi sitesinde yan yana bloklarda oturuyorduk. Kahvaltılarda misafir etmeye başladı beni, çay demledi, mükellef sofralar kurdu, kendi eliyle tavada yumurta pişirdi. Eşliğinde şiir, roman, hikâye... Kütüphanesinden ödünç kitaplar verdi, okumam için, öğrenci halimle bu kitaplara o kadar parayı veremem diye... Özellikle Faulkner’ı hatırlıyorum, çok severdi onu, çok konuştuk üzerine. Benim heyecanla karaladığım her satıra da ilgi gösterdi. Saman kâğıdına daktiloyla yazdığım, iki sayfayı bile bulmayan bir hikâye taslağımın arkasına kurşun kalemle düştüğü Osmanlıca notu otuz yıla yakındır saklıyorum. Yazmaya azmetmiş toy, hayat acemisi, henüz ayaklarını yere basmakta güçlük çeken, başında kavak yellerinin bin bir türlüsü esen bir delikanlının minnetinin bir vesikası olarak.

Ragıp ağabey anlatmamı istemezdi diyerek bugüne kadar pek kimseye anlatmadığım bir hadiseyi de bu vesileyle buraya not düşmek isterim. Sözünü ettiğim kahvaltılardan birinde “Konser var, gidip seninle biraz türkü dinleyelim” dedi Ragıp ağabey. Canıma minnet, bayıla bayıla olur dedim. Konserin olduğu gün sözleştiğimiz gibi Kızılay’da buluştuk. Beni şöyle baştan ayağa bir süzdü. “Böyle olmaz” dedi. Anlamadım o da hiç izah etmeye çalışmadı. “Gel benimle” dedi, ben de peşine takıldım. Bulvar’daki büyük mağazalardan birine girdik. “Seç bakalım” dedi, elbiseleri göstererek. Mahcup olmuştum, ne yapacağımı bilemedim. “Anlaşıldı, beraber yapacağız bu işi” diyerek koyu hardal rengi bir ceketle başladı, sonra ona kahverengi bir pantolon ekledi, krem bir gömlek, kravat, çorap ve ayakkabı... Hepsini sonra kim bilir ne kadar zaman taksitlerini ödeyeceği hesabına yazdırdı, çıktık mağazadan. Yarım saatte baştan aşağı donanmış, konsere gitmeye müsait hale gelmiştim. Meğer konsere protokolden de epeyce gelen olacakmış, bizim delikanlı hırpaniliğimiz de orada tabiatıyla sırıtacakmış. Merak ettim yıllarca ama hiç soramadım; gerçekten konser için miydi bütün bu alışveriş, yoksa punduna getirip genç bir yazarın fiyakasını düzelterek bir hayır mı işlemişti Ragıp ağabey.

Burmalı yılları başladı ardından. Sahiplerini iyi tanıyor, onun himayesinde yıllarca sığınağımız olan bu eski usul tatlıcı dükkânında büyük hürmet görüyordu. Bize orada içinden şiirler okudu, içine kazınmış hatıralarını anlattı, gönülden çaldığı bağlamasını, ciğerinden söylediği türkülerini, nefeslerini, deyişlerini dinletti. Çiğ köfte yoğurdu, elleriyle ikram etti. Velhasıl bir avuç delikanlının hayatına unutulmaz bir hatıra olarak ağabeyliğini nakşetti.

Bir Regaip gecesinin başlangıç noktasında, bir ikindi vakti, Allah’ın ayetlerini dinleyerek ve muhabbetli dualar ederek sırladık kabrine dünyadaki vadesi dolan Ragıp ağabeyi. Takdir-i ilâhî, her doğan gün geliyor dünyadaki hikâyesini tamamlıyor. Hatırası yaşıyor ama ardında güzellikler bırakanın gönüllerdeki hatırası ömründen uzun yaşıyor. Ragıp ağabey tam öyle benim için... Beni biraz adama benzetmek için giydirdiği o bir takım elbise değildi çünkü bana Ragıp ağabeyin en büyük hediyesi; o ömür boyu üstüme yakıştırma gayreti içinde olduğum ve olacağım insanlık elbisemin düğmelerini ilikleyenlerden oldu. Kim bilir kaç genç delikanlıya yaptığı gibi... Mümkünse, sağken hep kaçırdığı ellerini minnetle tutup öpmek isterim. Şahidim ki güzel, çok güzel insandı. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Fatihalarınızı esirgemeyiniz.

Google+ WhatsApp