Post oryantalizm

Post oryantalizm


Post oryantalizm

 

 

Bâzı filmlerdeki îdam sahnelerinde geçer: Cellât bîçâre kurbanına yaklaşarak; “Merak etme, hiç acı çekmeyeceksin” diye fısıldar. Bu, aslında cellâdın bir lûtfu gibidir. Çünkü kurbanına acı çektirmek, ölümünü büyük acılarla yaşatmak elindedir. Cellâtlık “sanatında” bunun çok ince yolları vardır. Dışarıdan anlaşılmayabilir. Cellât urganı öyle bir hazırlar ki, kurban dakikalarca can çekişebilir. Ama eğer insâfa gelirse; bu işi kurbanını süründürmeden, bir çırpıda da hâlledebilir.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Cinâyetler için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Doğrusu ben cinâyetleri nesnel ve öznel olarak ikiye ayırırım. Nesnel olan; yâni teknik, profesyonel cinâyetlerde esas olan, “işi” derhâl bitirmektir. Susturucu silâhlar, bu işin niteliğini simgeler âdeta. Suikastçı ile kurbanı arasında sessiz ve bir anda olur biter herşey. Ama intikam hisleriyle işlenen cinâyetlerde araya “acı çektirme” arzusu girer. İş çığrından çıkar. Meselâ işkence ile öldürmek böyledir. İşkence bâsit olarak acı vermek de değildir kanâatimce. Evet; ölümü bütün kaçınılmazlığı ile hissettirmek; ama “geciktirerek” daha “derinden hissettirmek” vardır işin içinde. Kaatil, kurbânının ölümü çoktan hak etmiş olduğundan emindir. Lâkin ölümün “anlık” olmasını bir türlü kabûl edemez; kurbânı için hafiflletici bulur; hattâ onun kurtuluş gibi değerlendirir. Öleceğini bütün somutluğu ve kesinliği ile bilmek; yâni ölmeden bu kesinliği hissetmek çıldırtıcı olsa gerekir. Sürenin uzaması ve içinde kurbânın, işin sonunda öleceğini derin bir şekilde hissetmesi, işkencenin birinci safhasıdır. Ama, bununla bitmez. İkinci sahne daha beterdir. O kadar ki, başlangıçta yaşama içgüdüsü ile ölüme direnen kurban, çektiği işkence sebebiyle ölümü derinden arzular bir hâle getirilmiş olur. En korkuncu ise; yaşama içgüdüsü ile reddettiği; lâkin onca işkenceden sonra derinden arzuladığı ölümünü bile gerçekleştirmekten âciz kalmasıdır. Bunun için kaatiline “Ne olur beni öldür” diye yalvaracaktır. Kaatilin, hissettiği şehveti zirveye taşıyan da budur.

***

Kanırtma diyorum buna… Belki de aşırılıklar târihinin bir parçası. Ama daha özel bir sıfatla vurgulanmayı hakkediyor. Belki de ağırlaştırılmış hâller… Fizikî yok etmeyi, psikolojik yok etmek ile öncelemek ve taçlamak… Belki de bedeni öldürmeden rûhu öldürmek…

***

Bütün târihsel-kültürel derinliği ve zenginliğinden soyup; buz gibi bir sıfatla sıfatlamak sürecin ilk perdesiydi. “Ortadoğu” dediler bu coğrafyaya. Ne idüğü belirsiz; lâkin “bilimsel-nesnel” makyajlı bir lâf… (Bilimsel nesnellik biraz da ruhları söndürmek için yapılmıyor mu?) Sanki dünyâ bir tabaktır ve coğrafyalar üzerine sâbitlenmiştir. Batı bir sâbitedir; Doğu da.. Hâlbuki o Galileo’ları, dünyanın yuvarlak olduğunu ve dahi “döndüğünü” cümle âleme îlân etmemişler miydi? Kürenin içinde yer sâbitlemek aslında ne kadar sanal bir iştir. Elbette yapılmalıdır. Ama bu sıfatlamalar için, hiç değilse o coğrafyada yaşanan mukadderat bağları ve tecrübeler esas alınır. İşin raconu budur. Buraya Ortadoğu demek bu raconu ayaklar altına almaktır.

Bir tuhaflık daha var. Yakın Doğu, Ortadoğu, Uzakdoğu vardır da , nedense Yakın Batı, Uzak Batı yoktur. (Orta Batı ise sâdece ABD’de vardır). Uzak Doğu Felsefe Târihi başlıklı kitaplar vardır, ama Batı bir yekpâredir ve meselâ Bertrand Russell tabiî ki Batı Felsefesi Târihi yazacaktır.

Tabiî ki Oryantalizm meselesi. İçinde aşağılamaların her çeşidini bulduğumuz bir külliyat. Doğrudan aşağılamalar, dolaylı aşağılamalar; aşağılayarak aşağılamak; yüceltirken aşağılamak… Toprağı bol olsun Edward Said’in yazdıklarına ekleyecek neyimiz olabilir ki? Uzmanları tartışsınlar. Ama artık “post-oryantalist” bir süreci, canlı milâdlarıyla idrâk etmeye başladığımızı düşünüyorum.

Post kavramı her ne kadar sonrası manâsına geliyor ve sıfatlananın aşılmış olduğunu ihzaz ettiriyorsa da, işin aslında onun bunalımları içinde derinleşmesini ifâde eder. Meselâ post modern durum, modernliğin aşılmasını değil, “bunalımları içinde” yaşadığı aşırılıkları anlatıyor. Postmodernizm; modernizmden şikâyet etmesine aldanmayalım; aşırılaştırılmış bir modernizmdir o aslında. Post oryantalizm ise oryantalizmin sönmesini, aşılmasını değil, aşırılaştırılmasını anlatıyor.

Bunun milâdında iki hâdise var. İlki Mekke’de Kilise açılması girişimi. Hiç yutturmasınlar. Bu Londra’da veyâ Tokyo’da cami açılması; İstanbul veyâ İskenderiye’de Kilise açılmasına benzemez. Mekke ile Kudüs de farklıdır. Târihsel olarak değil, ama statü olarak Mekke’yi Hristiyan âleminde Vatikan karşılar. Eğer eş anlı olarak Vatikan’da bir cami açacaklarsa; söz, bir kere daha düşünelim. Ama öyle bir şey yok. Olması da çok manâsızdır. Mekke, serâpa Müslümandır; Vatikan nasıl serapa Hristiyan ise. Bu iki merkez için çok dinlilik diye bir şey olamaz.

İkinci hâdise ise, sözümona birkaç yüz kişilik bir “entelektüel ve sanatçı” grubunun Kur’andan bâzı ayetlerin çıkarılmasını teklif eden bildirisiydi. Akıllara sezâ bu iki hâdiseyi oryantalizm anlatamaz. Bu, olsa olsa post oryantalist bir davranıştır. Oryantalizmin iyi kötü bir aklı vardı. Post oryantalizm ise bundan alabildiğine yoksun… Aklı yok; yıkıcı, meydan okuyucu sendromları var sâdece…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp