Pompeo neyin peşinde?

Pompeo neyin peşinde?

İstihbarat kökenli Amerikan Dışişleri Bakanı Mike Pompeo zor görevde. Zorluğu şu: Cemal Kaşıkçı olayını siyasi bir kalıba dökmek istiyor. Muhammed Bin Selman’ı kayıran ve koruyan bir anlatımı ve rivayeti esas alarak ve benimseyerek teknik bulgulara aldırmadan olayı siyaseten belirsiz ve

Pompeo neyin peşinde?

 

 

İstihbarat kökenli Amerikan Dışişleri Bakanı Mike Pompeo zor görevde. Zorluğu şu: Cemal Kaşıkçı olayını siyasi bir kalıba dökmek istiyor. Muhammed Bin Selman’ı kayıran ve koruyan bir anlatımı ve rivayeti esas alarak ve benimseyerek teknik bulgulara aldırmadan olayı siyaseten belirsiz ve önemsiz hale getirmeyi tasarlıyor. Kriminal boyutla ilgili teknik düzeydeki bilgi ve belgeleri es geçerek, siyaseten yok sayarak hatta tersyüz ederek, karartarak uhdesine bırakılan görevi tamamlamak istemektedir. Görevi budur.

Trump yönetimi dışında, ABD’de siyaset kurumunda bilhassa senatörler düzeyinde keza basın camiasında ayrıca kamuoyu arasında olayla ilgili bir infial var. Amerikan İstihbarat çevrelerinde de olayın mahiyetiyle ilgili net veya kesin kanaat veren bir bilgi akışı olduğu malum. Atı alan Üsküdar’ı geçti ve bu saatten sonra delil karartmak da pek mümkün değil. Bununla birlikte delili yorumlarla birlikte etkisiz hale getirmek, yumuşatmak veya tesirini azaltmak mümkün. Yine de mevcut deliller ışığında açık ara yorumlar yapmak zor. Sadece bu olaydaki taksiri hafifletecek mazeretler takdim etmek, bulmak mümkün. Aşırı uyuşturucu dozu verilmesi veya sorgulama sırasında maksadı aşan davranışlar sergilenmesi gibi. Bununla birlikte ölüm veya cinayet mangası olarak tanımlanan 15 kişinin isimleriyle ve unvanlarıyla zapta geçirilmesi ve testere gibi suç aletlerinin satın alınması gibi hususlar dikkate alındığında üst düzey görevlilerin bu işten yakasını kurtarması pek mümkün değil. Türk yetkililerin elinde 11 dakikalık bir dinleme kaydının bulunması da aksi rivayetleri boşa çıkaracak niteliktedir. 11 dakikalık dinleme veya ses kaydına göre Cemal Kaşıkçı 2 Aralık (2018)Salı sabahı Londra’dan geldikten sonra ayağının tozuyla randevulaştığı konsolosluk binasına gidiyor ve derhal konsolosun odasına ve huzuruna alınıyor. Girişten 4 dakika sonra operasyon başlıyor ve 7 dakika içinde de Cemal Kaşıkçı vahşi bir şekilde parmakları kesilerek ve ardından da boynu vücudundan ayrılarak öldürülüyor. Konsolos El Uteybi paçasını kurtarmak için saldırganları engellemeye ve sağduyuya davet etmeye yelteniyor ama nafile, olmuyor. Kendisine ‘sus ya da sonuçlara katlanırsın’ deniliyor.

Parmaklarının kesilmesi ise manidar. Parmaklarına yönelik saldırı gazeteci kimliğine yönelik olmalı. Parmaklarıyla yazı yazmasından kinaye olmalıdır. Daha önce yazdığım bir yazıda da değindiğim gibi, Lübnanlı ünlü gazeteci ve El-Havadis dergisinin sahibi Selim Luzi (Lawzi) de Suriye muhaberatı tarafından kıstırıldıktan sonra öldürülmüş ve yazı yazdığı parmağı kesilmişti.

Burada hem kesik parmak hem de kesik baş hikayesi var. Kesik parmak meselesi Arap geleneklerinde de yerleşik bir uygulamadır. Hazreti Ebubekir döneminde bazı komutanların bu şekilde bir davranış gösterdiklerini lakin bunu yapmamaları hususunda uyarı aldıklarını biliyoruz. Günümüzden bir örnek ise şudur: Nuri Said Paşa, 1958 yılında devrildikten ve Bağdat sokaklarında sürüklendikten sonra parmağı kesilerek bir zarf içinde zafer nişanesi olarak Abdunnasır’a gönderilmiş oda zarfı alınca, açınca irkilmiştir. Bilindiği gibi Bağdat Paktı’nın güçlü adamı Nuri Said Paşa Nasır’ın bölgesel rakipleri arasında bulunuyordu. Bu olsa olsa ruh hastalığının işaretleri arasında sayılmalıdır.

Suudi Arabistan, Cemal Kaşıkçı soruşturmasının yönünü saptırmak için bütün hileleri deniyor. Cemal Kaşıkçı soruşturmasında karartma ve çarpıtma uyguluyor. Bunlardan bir kaçını saymak gerekirse ilki şudur: Cemal Kaşıkçı ailesinin yekpare bir biçimde Suudi Arabistan kraliyet ailesiyle dayanışma içinde, arkasında olduğunu göstermek gibi. Halbuki, aile yekpare değil iki kanada ayrılmış bulunuyor. Dışarıya çıkmasına izin vermedikleri Kaşıkçı’nın Salah ismindeki oğlu Suudi Arabistan hükumetiyle işbirliği içinde olduklarını ve birlikte babasını aradıklarını söylemişti. Eski eşi Ala Nasif da benzeri çarpıtıcı ve karıştırıcı, parazit dolu değerlendirmelerde bulunmuştur. Salah içeride kalırken diğer oğlu Abdullah, eşiyle ve iki çocuğuyla birlikte BAE üzerinden Amerika Birleşik Devletleri’ne çıkış yapabilmiştir. Gelişmelerle birlikte anlaşıldı ki aile ABD’de yaşayanlarla Suudi Arabistan’da kalanlar arasında iki kola kanada ayrılmış vaziyettedir. Diğer oğlu Abdullah sosyal hesapları üzerinden aile fertleri adına bir açıklama yayınlayarak babalarının kaybolmasıyla alakalı uluslararası bir komisyon teşkil edilmesini ve tarafsız bir biçimde olayı incelemesini istemiştir. Son sıralarda BM’de de bazı çevreler bu olayla ilgili olarak Suudi Arabistan’ın İstanbul konsolosluğunun ve çalışanlarının Viyana sözleşmesi gereği sahip oldukları dokunulmazlıklarının bu olayla bağlantılı olarak askıya alınabileceğini veya kaldırılabileceğini söylemektedirler. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet, yaptığı yazılı açıklamada, Suudi Arabistan’ı, Washington Post yazarı Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın “ortadan kaybolması” ve “muhtemel yargısız infazına” ilişkin tüm bilgileri açıklamaya davet etti.

Bachelet, 1963 tarihli Viyana Sözleşmesi’nden kaynaklanan söz konusu dokunulmazlıktan acilen feragat edilmesi gerektiğinin altını çizerek, “Uluslararası hukuka göre, zorla ortadan kaybetme ve yargısız infaz çok ciddi bir suçtur ve dokunulmazlık, yaşanan olayın ve sorumluların soruşturulmasını engellemek için kullanılmamalıdır.” ifadesini kullanmıştır.

Abdullah Cemal Kaşıkçı, siyasi pazarlık veya meselenin örtbas edilmesi ihtimaline karşı soruşturmanın uluslararası alana taşınmasını istemektedir. Bu da haklı ve yerinde bir taleptir. Bunun ötesinde aile olarak babasının kaybolması veya kaybedilmesiyle alakalı olarak Muhammed Bin Selman hakkında dava açmaya hazırlandıklarını söylemiştir. Ailenin zorla alıkonan fertlerini ailenin tamamı gibi takdim eden Suudi Arabistan bu gibi desinformasyonlarla maalesef kafa karıştırmakta ve zihin çelmektedir. Ama yalanın ipi kısadır. Bir başka kafa karıştıran meselelerden birisi de Suudi Arabistanlı adli tıp kurumunun Başkanı Salah Tubeyki’nin 2013 yılında kaydedilen bir fotoğrafı üzerinden son olayla ilgili bağlantısının reddedilmesi meselesidir. Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök konuyu satırlarına dökmüştür. Lakin son olay çerçevesinde 15 kişi ile birlikte giriş ve çıkışları tespit edilmiş ve hatta kesip biçme işlemini de müzik eşliğinde icra ettikleri sızdırılan bilgiler arasında yer almıştır. Cemal Kaşıkçı’nın öldürülme biçimi sanal alemde Kuzuların Sessizliği filmi ile anılmakta ve Pulp Fiction’a benzetilmektedir.

Suudi Arabistan’ın karıştırma taktiklerinden birisi de Muhammed Bin Selman’a yakın isimler arasında olan 15 kişilik listedeki Mahir Abdülaziz Mutreb ile birlikte zikredilen Fehd Şebib Belevi’nin (Fahd Shabib Al – Balawi) kasten Abdulaziz Şebib el Belevi ile karıştırılmasıdır. Halbuki bu zat yani Abdulaziz Şebib el Belevi iki yıl öncesinde bir trafik kazasında vefat etmiştir. Bu Belevi meselesi Cezayir’de daha önce öldüğü halde Budiyaf’ın katli meselesine ismi karıştırılan subay Bu Marufi meselesine benziyor. Belli ki Suudi Arabistan soruşturmanın selametini bozmak ve kendi lehine yanlış yönlendirmek ve verileri tahrif etmek için her türlü dolap çeviriyor. Fakat elde edilen belgeler karşısında fazla bir manevra alanı da gözükmüyor. Bu itibarla er geç gerçeklere ulaşılacak. İstihbari bilgi anlamında gerçeğe ulaşılmıştır, hukuki bilgi ile bu taçlandırılmak istenmektedir.

İşte tam bu sırada devreye Amerikalılar girdi. Türkiye yükün altında tek başına kalmamak ve kudretinin üzerinde yük taşımamak için bilgileri hem dış basın hem de kimi ülkelerle paylaştığı anlaşılıyor. Lakin Amerikalılar bunu yaptırım yerine yatırıma dönüştürmek istiyorlar. Bu açıdan da Muhammed Bin Selman’ın rolünü bypass edecek paralel bir yorum, formül arıyorlar. Bunun için de Ankara’nın kapsını çaldılar. Elbette meselenin teknik boyutu ile siyasi boyutu farklı kategorilerde değerlendirilebilir. Lakin hakikati karartmamak ve üzerinden atlamamak kaydıyla. Lindsey Graham gibi senatörler Muhammed Bin Selman’ın rolüne doğrudan veya dolaylı olarak atıfta bulunuyorlar. Bununla birlikte Beyaz Saray kıvırmaya başladı. Hiç güven vermiyor. Trump, Kral Selman’dan sonra Muhammed Bin Selman’la da meseleyi görüştüğünü ve ikisinin de olayla ilgili bağlantılarını reddettiklerini aktarıyor. Amerikalıların da sorguladığı gibi Trump, Muhammed Bin Selman’ın halkla ilişkiler müdürü mü? Washington Post’un düşünce sayfasını yöneten ve Cemal Kaşıkçı’nın burada yazmasını sağlayan veya ikna eden Karen Attiah da Amerikan yönetiminin bu yöndeki kaypaklığına isyan ediyor.

Türkiye’ye gelmeden önce Mike Pompeo, himaye kanatlarını gerdiği Muhammed Bin Selman’ı (protégé)tezkiye ediyor. Sorumluluktan azat ediyor. Pompeo, Kaşıkçı olayında Suudi Arabistan yönetiminin sorumlulardan hesap sorma meselesinde yükümlülüklerine bağlı kaldıklarını söylüyor! Peki ya hesap sorma makamında olanlar hesap verme makamında iseler ne olacak? Ayıkla pirincin taşını. Önce meseleyi aydınlatsınlar. Sonra hesap sorma faslına geçsinler. Sorumlular ortaya çıkmadan kimden hesap sorulacak? Pompeo, meseleyi aydınlatmaktan hiç bahsetmiyor. Galiba Trump’ın sözleri dosyayı kapatmak için yeterli. Trump, Suudi ailesinin hukuk garantörü!

Sabah gazetesinin Washington Temsilcisi Ragıp Soylu ise Türkiye’nin Pompeo’yu yeni sızdırma haberlerle karşıladığını ifade ediyor ve ‘Türkiye kolay lokma olmayacaktır’ diyor (Turks are continuing to use the media to send a clear message to Washington: “We won’t let this go easy”).

Demek ki sızıntılar çekişmenin veya hakikati ortaya çıkarma savaşının bir parçası.

 

 

Mustafa Özcan/Fikriyat

Google+ WhatsApp