“Piyanist” olmak başka “Fazıl” olmak başkadır!

“Piyanist” olmak başka “Fazıl” olmak başkadır!


“Piyanist” olmak başka “Fazıl” olmak başkadır!

 

 

Gencecik bir “gazeteci” olduğum yıllarda, Süleyman Demirel, üstüne basa basa şöyle demişti:

“Siyaseten doğru olan, dinen doğru olmayabilir; ben bu makamda(başbakanlık makamı) olduğum müddetçe, böyle durumlarda siyasetin gereğini yaparım!”

Sonra bir de baktım ki, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi de farklı bir üslupla benzer bir şey söylüyor: “Emr-i Sultânî (Padişah emri) ile nâmeşrû olan nesne meşrû olmaz!” (Süleymaniye Ktp., Reşid Efendi, No 1036, vr. 48ª-49b).

Sayın Cumhurbaşkanımızın, annesinin vefatı sebebiyle Fazıl Say’ı arayıp başsağlığı dilemesi (ki son derece insanidir), ardından konserine gitmesi, hediye vermesi ve Külliye’ye dâvet etmesi siyaseten doğru bir yaklaşımdır.

Cumhurbaşkanlığı makamında oturuyorsanız, sadece sizin gibi inanan, sizin gibi düşünenleri değil, “deist”inden “ateist”ine, “Müslüman”ından “kâfir”ine, şu partilisinden bu partilisine kadar tüm renkleriyle toplumu kucaklamak zorundasınız. 

Çünkü inansın inanmasın, oy versin vermesin, siz bütün milletin cumhurbaşkanısınız. 

Zaten Sayın Cumhurbaşkanımız da sık sık bunu vurguluyor ve “herkesin Cumhurbaşkanı” olmaya özen gösteriyor.

Ancak birey böyle bir yaklaşım göstermek zorunda değildir: Herkes kendine, inancına, itikadına, fikrine ve dünya görüşüne yakın bulduğu kişilerle irtibat kurar ve onları sevip sayar. Çünkü bireyin “temsil” sıfatı kendisiyle sınırlıdır: “Halkı yahut devleti temsil” etmek gibi bir görevi yoktur.

“Devleti temsil” etmek gibi ağır bir yükün altında olanların bazı “mecburiyet” ve “mükellefiyetler”i bireyi bağlamaz. 

Yani birinin  “çokmeşhur”, sanatında/mesleğinde  “çok mahir” olması, toplumun tüm kesimleri tarafından sevilmesi, benimsenmesi anlamına gelmez. O “sanatçı”eğer toplum ekseriyetinin inançlarına saldırıyorsa, sanatını ve şöhretini saldırıları için kullanıyorsa, toplumdan saygı dahi görmez. 

Bütün dünya beğenip ayakta alkışlayabilir, lâkin icra ettiği sanatı sevmeyenler bakımından bu da hiçbir şey ifade etmez!

Bir kesimin ne kadar “sevme-beğenme” hakkı varsa, diğer kesimin de o kadar “sevmeme-beğenmeme” hakkıvar.

Fazıl Say’dan bahsettiğimi anlamışsınızdır…

Kişiselleştirecek olursak: Şahsen, piyano sevmem, çünkü piyano/org gibi enstrümanlar hem “yerli” ve “milli” değildir, hem de “kilise kokulu”dur! “Reformcu Padişah” denilen Sultan II. Mahmud döneminde saraya girip gitgide yaygınlaşmıştır. O kadar ki, 1928 yılında bazı İlâhiyat Fakültesi hocalarına (o tarihte henüz açık olan fakülte, 932’de kapatılacaktır) hazırlatılan “Dinde Reform Lâyihası”nda, camilere piyano konması önerilmiştir.

İlgili cümle aynen şöyledir: “Mâbedlere mûsîki âletlerinin kabulü dahi lâzım gelir. Mâbedlere ilâhî mahiyetinde asrî ve enstrümantal mûsîkiye ihtiyaç vardır.” (O. Nuri Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, c.5, s. 1639).

Özet olarak: Kilise kokan bu enstrümandan hazzetmiyorum! Böyle bir özgürlüğüm olduğuna göre, bunu sonuna kadar kullanırım! Ama piyano çalanlara da saygı duyarım. Yeter ki, sanatlarını inançlarıma saldırmanın bir aracı yapmasınlar.

Defalarca inançlarıma, itikadıma ve “mübarek” bildiğim değerlerime saldıran biri, sırf iyi piyano çalıyor diye nazarımda “makbul” hale gelmez. Büyük saygı ve sevgi beslediğim cumhurbaşkanı ile barışması bile bu tavrımı etkilemez! 

Bu “dışlama” değil, Fazıl Say tarafından dışlanmış kesimin “arz-ı hali”dir!

 

yeni akit

Google+ WhatsApp