Peygamberlerin Tevhidi Mücadelesi ve Duruşumuz II

Peygamberlerin Tevhidi Mücadelesi ve Duruşumuz II


Peygamberlerin Tevhidi Mücadelesi ve Duruşumuz II

 

 

Son Peygamber Hz. Muhammed (as)’ın mücadelesine bakıldığında, tevhidi mücadeledeki netlik ve uzlaşmazlık daha açık ve daha ayrıntılı bir şekilde görülmektedir. Hz. Peygamberin ilk yıllarında, Mekke’nin müşrik önderleri, nasıl olsa, kısa bir süre sonra bıkar ve bu davet devam etmez ve dolayısıyla Muhammed de unutulur gider diye düşünmekteydiler. Ancak bekledikleri gibi olmamış, hatta İslâmî tebliğ ve faaliyet giderek daha da güçlenmeye başlamış; artık her evde İslam konuşulur hale gelmiştir. Bu durum, Mekkeli müşrikleri çileden çıkarmıştır. Bu nedenle, başta Mekkeliler olmak üzere insanların Muhammed (as)’a gitmelerini engellemek ve Hz. Muhammed (as)’ı yalnızlaştırmak için, çeşitli çareler düşünmeye başlamışlardır. Bu çarelerin başında ise, her şirk önderinin yaptığı gibi, Hz. Peygamberi yalnızlaştırarak itibarsızlaştırmak için O’na deli demişler, şair demişler, mecnun demişlerdir. Ama bu ithamların hiç birisi tutmamış, halkta da karşılık bulmamıştır. Tam tersine İslam her yerde hatta sadece Mekke’de değil, Mekke’nin dışında da duyulmaya ve yayılmaya başlamıştır. Bu taktik tutmayınca müşrikler tarafından başka bir taktik gündeme getirilmeye başlanmıştır. Bu taktik de iman edenlere baskı, tehdit, şantaj ve işkenceler şeklinde gerçekleşmiştir. İman edenler insanlık dışı bu yöntemlerle  Peygamberden ve O’nun getirdiği mesajdan uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Zaten bütün şirk ve tağuti sistemlerin ortak özelliği, kendi karşıtlarını çözme ve umutsuzluğa düşürerek eritme politikaları hiçbir zaman tek düze olmamıştır; kimi zaman sopa, kimi zaman havuç politikaları şeklinde uygulanmıştır. Bu politikaların hedefi ise hep aynı olmuştur: yalnızlaştırmak, korkutarak sindirmek, ya da en azından itiraz edemez hale getirerek boyun eğdirmektir. Aslında baskı, tehdit, şantaj, aldatma ve korkutma, bütün firavuni ve tağuti düzenlerin ortak yöntemidir. Bundan amaç, kişilerin, sahip oldukları inançlarını ve bu inançta kaynaklanan ilkelerini/sabitelerini yok etmek ya da en azından sarsarak aidiyetini/bağlılığını zayıflatmaktır.

İşte bu şartlar altında bir taraftan Hz. Peygamber’in daveti devam ederken, diğer taraftan da Bilal Habeşi’lere, Ammar bin Yasir’lere vd. baskı ve işkenceler de devam etmekteydi. Hatta Ammar bin Yasir’in anne ve babası işkenceler altında şehid edilmişti. Ancak bütün bu baskı ve işkencelere rağmen bu taktik de başarılı olamayınca, bir başka taktik gündeme getirilmeye başlanmıştır. Bu taktik bugün de özellikle de emperyal işgalci güçlerin baş vurduğu bir taktikti; uzlaşma, ılımlaştırma, uysallaştırma ve mankurtlaştırma! Hani Kalem Suresindeki ayette de “Onlar, senin kendilerine yaranmanı (yumuşamanı/uzlaşmanı) arzu ettiler; o zaman onlar da sana yaranıp-uzlaşacaklardı.” (68/9) Uzlaşmanın/mudahanenin anlamı Allah’ın koyduğu hükümleri pazarlık konusu yapmaktır; biraz ondan biraz bizden taviz vermektir; tanrılarına ve kutsal kabul ettikleri şeylere saygılı olması, kendilerine hoşgörü ile davranması, siyasî karar alma mekanizmalarına (Dâru’n-Nedve’ye/millet meclislerine/parlamentolarına) ve burada çıkan kararlara itaat etmesi ya da en azından ses çıkarmaması amaçlanmaktaydı. Oysa imani ve akidevi konular asla pazarlık konusu yapıl(a)mazdı. Nitekim Kur’an tarihi bize açıkça göstermektedir ki hiçbir Peygamber, Allah’ın hükümlerini pazarlık konusu yapmamıştır. Zaten Allah’u Teala da buna asla müsaade etmezdi. Nitekim bir ayette “Sana sebat vermeseydik, and olsun ki, az da olsa onlara meyledecektin” (İsra, 17/73-75) buyuruluyor. Bir başka ayette de şayet Peygamber(ler), farklı davranmış olsaydı yani Allah’ın söylemediğini söylemiş olsaydı “onun can damarını elbette keserdik” buyurmak (Hakka, 69/44-46) suretiyle hiçbir Peygamberin Allah’ın belirlediği yol ve yöntemin dışına çıkmasına müsaade edilmeyeceği açıkça belirtilmiştir.

Velid bin Muğire’den tutun birçok müşrik öndere kadar uzlaşma teklifleri yapılmış ancak bu uzlaşma tekliflerinin hiçbirisinde peygamberin yumuşamadığını, yol ve yöntemini değiştirmediğini görüyoruz. Bu süreçte yani uzlaşma teklifleri yapıldığı dönemde Hz. Muhammed (as) daha sonraki -Kıyamete kadar gelecek- nesillere örneklik teşkil edecek tarzda net bir tavır ve Peygamberi bir duruş sergilemiştir. Nitekim müşrik önderler bir defasında Ebu Talip’e gelip “Ey Ebu Talip daha önce biz sana geldik gittik, söyledik, ama senin yeğenin hala ilahlarımıza çatmaktan vazgeçmiyor ya aramızdan çekilirsin ya da seninle de mücadele ederiz” diyerek açıkça tehdit etmişlerdir. Ebu Talib’in gücü belliydi. Ebu Talib, yeğeni Muhammed Aleyhisselam’ı çağırır ‘ey yeğenim’ der ve anlatır, müşrik önderlerle arasında geçen olayları! Hz. Peygamber (as) Ebu Talib’in artık kendisini himaye etmekten vazgeçtiğini düşünür. Üstelik himayecilik o dönemlerde Arap toplumunda çok yaygın ve çok önemli bir gelenekti. Çünkü, himaye ettiklerini ölümüne korumak, Arap toplumu için adı konulmamış bir yasaydı. Ancak buna rağmen Ebu Talib, yeğeni Muhammed’i korumaktan vazgeçmiş gibi görünüyordu. En azından Muhammed (as) öyle anlamıştı. Günümüze kadar gelen rivayetlere göre Peygamber ağlamaklı bir şekilde artık Ebu Talib’in de kendisini himaye etmeyeceğini ve müşrik önderlerin/oligarşik güçlerin karşısında yalnız bıraktığını düşünür ve der ki ‘vallahi sağ elime güneşi, sol elime de ayı verseniz dahi ben yine de bu davadan vazgeçmem.’ Çünkü bu dava, Allah’ın davasıydı ve kendisi de Allah tarafından görevlendirilmiş bir peygamberdi ve bu davadan vazgeçmesi de asla düşünülmezdi.

Müşrikler de batıl olmasına rağmen davalarından/dünyevi menfaatlerinden vazgeçmiyorlardı. Nitekim kısa bir süre sonra müşrikler yine gelerek ‘ey Muhammed, 2 sene, 3 sene biz senin ilahına tapalım, sen de bir sene bizim ilahlarımıza tap’ diye teklif getirirler. Gerekçe olarak da şöyle bir açıklama yaparlar; ‘eğer senin ilahın hayırlıysa biz de istifade etmiş oluruz, yok eğer bizim ilahlarımız hayırlıysa sen de bizim ilahlardan istifade etmiş olursun,’ derler. Akabinde lekum dinikum veliyedin: ‘sizin dininiz size, benim dinim de bana’ (Kafirun, 109/6) ayeti gelir ve bu ayetle artık uzlaşmak için bütün yollar kapanmıştır. Rahmetli şehid Seyyid Kutub, bu ayetin tefsirini Fizilal-il Kur’an’da çok güzel yapmıştır. Nitekim o, Hz. Peygamber ile müşrik önderlerinin bir araya gelmelerinin, birbiriyle uzlaşmalarının, yol ortasında buluşmalarının, aynı ortamda bulunmalarının mümkün olmadığı iki ayrı yöne giden, iki ayrı din; biri hak, diğeri ise batıl olan iki din! Bu duruş, kıyamete kadar gelecek bütün insanlığın yani Müslümanların örnek alacağı bir duruştur. Bu, ihtiyari/tercihe de bırakılmış bir duruş da değildir; her Müslüman’ın akidevi olarak her ortamda ortaya koyması gereken bir duruştu.

Her peygamberin, dolayısıyla da son Peygamberin üzerine düşeni yaptığını ve kendilerine gelen mesajı, eğmeden bükmeden ve kınayıcının kınamasından çekinmeden metoddan/yöntemden de sapmadan insanlığa ilettiğini biliyor ve inanıyoruz. (Maide, 5/67) Hz. Muhammed (as), son Peygamber olduğuna göre, O’nun metodu, yol ve yöntemi kıyamete kadar geçerlidir ve bütün insanlığı bağlar. Sahabesine yönelik işkencelerin arş-ı alayı inlettiği, kimilerinin de şehid edildiği zamanlarda bile davasından ve davasını insanlara iletmekten asla vazgeçmemiş ve gevşememiştir. Bu güzide arkadaşlarına/sahabesine yapılan işkencelerin azalması için biraz olsun yumuşayıp yöntemi değiştireyim, vahyin tebliğini erteleyeyim diye de düşünmemiştir. Oysa O, Bilal Habeşi, Amman bin Yasir, Habbab bin Eret ve Süheyb bin Sinan başta olmak üzere birçok sahabe işkenceler altında inlerken, O, ‘sabret Ey Yasir ailesi cennetin size vaad edildiğini’ görüyorum, demiş ve tebliğini sürdürmüştür. Bu, Peygambere Allah tarafından bildirilen bir yol ve yöntemdi, değiştirmeye, gevşetmeye, hatta ertelemeye de hak ve yetkisi yoktu.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu metoda/Peygamberi Metoda uygun olarak faaliyet gösterip göstermemek, Müslümanların tercihine bırakılmamıştır. Çünkü İslam’ın gözettiği hedefleri, İslam’ın öngördüğü ilke, esas ve metoda riayet etmek şartıyla gerçekleştirme faaliyetleri, ancak Allah’ın razı olacağı ve karşılığında ecir vereceği ‘İslami Faaliyet’lerdir. Çünkü bu faaliyetlerin gerçekleştirilmesinde, en az faaliyetlerin kendisi kadar izlenen yöntem/metod da önemlidir. Bu nedenle bir faaliyetin İslami olabilmesi için, o faaliyeti gerçekleştirmede izlenen yol/yöntemin de mutlaka İslami olması gerekmektedir. İşte izlenen bu yol ve yöntem, “Nebevi metod/yöntem”dir. Bu metod izlendiği ve buna göre hareket edildiği/çalışıldığı zaman, öngörülen hedefe ulaşılsa da ulaşılmasa da bu uğurda –Allah rızası için- yapılan her çalışma, Allah nezdinde kabul edilebilir, makbul amellerdir.

İşte Peygamberi duruş böyle bir duruştu; davasından asla taviz vermeyen tevhidi bir duruştu. Bizler de Peygamberin örnekliğinde, bu duruşu devam ettirmek ve her ortamda aynı tavrı göstermek ve sürdürmekle mükellefiz. Dolayısıyla bugün şartlar değişti, zaman değişti, teknoloji değişti, falan oldu, filan oldu, sosyal medya şöyledir ya da böyledir diye ‘nebevi metot’ dediğimiz peygamberi metoddan vazgeçersek, bu da bizim ahdimize/misakımıza uymadığımız anlamına gelir. Nitekim bunun sıkıntılarını bugün, Müslümanlar olarak yaşıyoruz. İstila, işgal, katliam ve tecavüzlerin nedeni Peygamberin örnekliğinde İslam’ı yaşamamaktır. İslami kardeşlik çerçevesinde birlik ve beraberlik içerisinde olması gereken biz Müslümanlar emperyal işgalci ve Siyonist güçlerin kışkırtmaları neticesinde ırki, mezhebi kavgalarla enerjimizi ve imkanlarımızı tüketmemizin nedeni de yine bu değil midir? Zaten bu nedenledir ki Allah yardım ve rahmetini bizlere göndermiyor. Çünkü biz bunu hak etmiyoruz.

Dolayısıyla Hz. Peygamber önderimiz ve uymamız/tabi olmamız gereken yegâne kişidir. Bu nedenle O’nun siretini de siyerini de ve mücadele metodunu da çok iyi bilmemiz gerekiyor. Falan ya da filan kişiye/hocaya değil, falan ya da filan kişinin/hocanın dedikleri Peygamberin söylediklerine ve yaptıklarına uygunsa biz de ona uyar ve tabi oluruz. Çünkü bu aynı zamanda Rabbimizin de emridir. Nitekim Rabbimiz ‘Ulul emri minkum’ diyor (Nisa, 4/59). Yani ‘sizden olan -Allah’a ve Resulüne uyan- emir sahiplerine/Ulu’l Emre itaat edin diyor. Son Peygamber ve diğer Peygamberler, İslam’ı insanlara nasıl anlatmışlar ve nasıl mücadele etmişlerse, küfür karşısında, şirk karşısında, zalim ve firavuni yönetimlere karşı nasıl durmuşlarsa ulu’l emr de öyle duruyorsa, o zaman ona itaat etmek, emirlerine uymak Müslümanların üzerine düşen bir mükellefiyettir, bir sorumluluktur.

Kısacası Müslüman’ım diyen herkes, şartların olumsuzluğuna rağmen Müslümanca bir duruş ortaya koymakla mükelleftir. Hatta sadece küfür, şirk ve tağuti sistemlere karşı değil, aynı zamanda helalleri işleme/yayma ve haramlardan uzaklaşma anlamında; iyiliği emretme ve kötülükten nehy etme, dedikodu ve gıybet yapmama; Müslümanları kardeş bilme ve ümmet bilincini yeniden inşa etme ve hayatının her anını İslamileştirme anlamında da İslami duruş ortaya koymak zorundadır. Aksi halde yani işimize geldiği zaman Müslümanca, işimize gelmediği zaman da farklı bir tavır, ben Müslümanım diyene bir kimseye asla yakışmaz, Allah da bunun hesabını mutlaka sorar. Kim ne yaparsa yapsın, nasıl davranırsa davransın, ben Müslümanım diyen bir kimse, yalnız kalsa da her halükârda Müslümanca duruşunu devam ettirmekle mükelleftir; bollukta olduğu zaman da darlık ve sıkıntıda olduğu zamanda da! Dolayısıyla açlıkla, yokluk ve yoksullukla, ölümle ve çeşitli musibetlerle imtihan edildiğimizi unutmamalıyız (Bakara, 2/155). Sadece iman ettik demekle kurtulacağımız ya da bırakılacağımızı (Ankebut, 29/2) da asla düşünmemeliyiz. Çünkü Allah’ın kendilerinden razı olduğu ve kurtuluşa eren Mü’minler ise ancak ‘iman eden ve salih amel işleyenlerdir. (Beyyine, 98/7-8; Buruç, 85/11) Yaratılış amacımız Allah’a ubudiyet/kulluk olduğuna göre bizim duruşumuz da Müslümanca yani Peygamberi bir duruş, Nebevi bir duruşa uygun olmalıdır.

Dolayısıyla ilişkilerimiz, oturup, kalkmamız, konuşmalarımız hatta şakalarımız bile ölçülü ve Allah rızasına uygun olmalıdır. Nefretimiz de sevgimiz de sadece ve sadece Allah için olmalı[1] ve kardeşlik zemininde gerçekleştirilmelidir Ebuzer (ra) bir gün Bilal-i Habeşi için ‘Ey siyahın oğlu’ der.  Bunu kötü niyetle de söylemiyor, ama buna rağmen ne diyor Peygamber (as), hala cahiliye adetinden vazgeçmediniz mi? Ondan sonra ne yapıyor Ebuzer (ra) kapının eşiğine yatıyor ve boynunu uzatıyor, Bilal-i Habeşi (ra)’a boynuma basıp geçmeden vallahi buradan kalkmam diyor! İşte kardeşlik budur, kardeşlik birbirimiz için ve Allah rızası için birtakım fedakârlıklar da bulunduğumuz zaman Allah nezdinde bir karşılığı hak etmiş oluruz. Nitekim Peygamber (as) bir hadisinde ‘kendiniz için istediğinizi kardeşiniz için istemedikçe veya kendiniz için istemediğinizi kardeşiniz için de istemedikçe’, bir başka bir hadiste ise ‘iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız’ buyurarak kardeşliğin İslam’daki yerinin ne kadar önemli olduğunu belirtmiş olmaktadır. İşte bizim birbirimize karşı olması gereken duruşumuz, kısacası bizim konuşmamız, tavrımız, hareketimiz birbirimizle olan ilişkilerimiz, Allah’ın rızasına dönükse, kardeşlik hukukunu pekiştiriyorsa o zaman bir anlam ifade eder, aksi halde duruşumuzda bir sıkıntı var demektir. Bunun da hemen düzeltilmesi gerekmektedir.

Çünkü bizler hayatı bütünüyle kuşatan bir dinin mensuplarıyız. Dolayısıyla bu dine ve bu dinin olmazsa olmazlarına uygun olarak davrandığımız zaman ancak Müslümanca bir duruş ortaya koyabiliriz. Nitekim her gün kıldığımız beş vakit namaz zaten bu duruşu göstermektedir. Kıldığımız her rekât namazda, Allah’ın huzuruna çıkıyoruz ve her defasında Allah’a söz veriyoruz; başka bir ilah olmadığına, el-Ekber/es-Samed olduğuna, başkasını hükmüne ortak etmeyeceğimize, sadece kendisine ibadet/kulluk edeceğimize, tek kanun ve hüküm koyucunun kendisi olduğuna, peygambere itaat edeceğimize dair!  Yani Rabbimize her gün ve beş defa tekmil veriyoruz. Her tekmilde duruşumuzu arz ediyor ve bundan sonra da bu duruşu devam ettireceğimize, ahdimize/misakımıza bağlı kalacağımıza dair tekrar tekrar söz veriyoruz. Her rekâtta, Allah’u Ekber diyoruz, Fatiha’yı okuyoruz, Sübhanallah diyoruz, Sübhane rabbiyel azim diyoruz, Semiallahu limen hamideh diyoruz, bunları söylüyoruz. Ama eğer, namazın dışındaki vakitlerde Allah korusun el-Ekber’i bizler Allah’ın dışında ya da onunla birlikte başkaları için de diyorsak, başka başka büyükler ediniyorsak, başkalarına ibadet anlamına gelecek tavırlar ortaya koyuyorsak, kendi hükmü dışında başkalarının koyduğu hükümleri kabul ediyorsak işte o zaman duruşumuz sakattır demektir ve bu duruşumuz sadece Allah için değildir demektir. Oysa “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir” (En’am, 6/162) ayetini çokça okuyor ve tekrarlıyoruz. Ayrıca Beyyine suresinde halis bir şekilde dini ve dinin gereklerini -namaz, zekât vd.- sadece Allah’a has kıldığımız zaman (Beyyine, 98/5) Allah’a kulluk ve Ubudiyeti yerine getirmiş oluruz.

Zaten bizler İslami duruşu göstereceğimize dair henüz daha dünyaya gelmeden önce ruhlar aleminde Rabbimize söz vermişiz. Bazı alimler farklı değerlendirse de Araf Suresinde (7/172) ‘Elestu birabbikum’a bizler ‘Kalu Bela’ derken, Müslümanca bir duruşu ortaya koyma anlamında söz vermişiz Rabbimize! Bu sözün gereğini bugün kıldığımız her namazda ve yaptığımız her amelde yerine getirmeye çalışıyoruz. (Devamı var)

[1] Ebû Zerr (ra)’dan rivayetle, Allah Rasûlü (sav) şöyle buyuruyor: “Amellerin en üstünü Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.”

 

 

genç birikim

Google+ WhatsApp