Peygamberimizin risaletinin özelliği (1)

Peygamberimizin risaletinin özelliği (1)


Peygamberimizin risaletinin özelliği (1)

 

Hâtemu’l-enbiya (s.a.) dünyaya şeref verdiği çağda insan aklı, kültür ve medeniyet birikimi, bir müddetle sınırlı olmayıp artık dünyada kaldığı müddetçe insan varlığı ile sınırlı ve bu mânâda ebedî, evrensel olan bir risâlete muhatap olacak, bu risâleti kavrayıp onun ışığını evrensel boyuta ulaştıracak bir seviye ve kıvama gelme yoluna girmişti. Bu sebeple Yüce İrâde ve Mutlak Hikmet, kitapları Kur’ân-ı Kerîm’le, peygamberleri de Fahr-i kâinât (s.a.v.) ile noktalamayı uygun gördü. Bu son ve Ebedî Risâlet öyle bir irşad getirmeli, insanlığın yoluna öyle bir ışık tutmalı idi ki, ona tâbî olanlar bundan sonra sapmasın, şaşırmasın, bedbaht olmasın ve amaca ulaşsınlar! Bu risâletin anılan irşad ve ışığı ne ölçüde getirdiğini görebilmek için Ebedî Kitâb Kur’ân’a ve onu tebliğ eden, uygulayan, örnekleyen ve boşlukları dolduran Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) siyer ve talimâtına bakmak yeterlidir. Bu iki ana kaynağa bakıldığında onun getirdikleri, çok küçük ölçekli bir tabloda şöyle görülmektedir.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


1. İnsanlığın bozulan hâfızasını düzeltmiş,bilgi birikimini tashih etmiştir:

Doğru, güzel, iyi yapmanın önemli bir şartı doğru bilgidir; neyin gerçek, neyin iyi ve güzel olduğunu bilmektir. Allah, kâinât (varlık), yaratılış, insanın mahiyet ve değeri, yaratılış amacı, dünya hayatının sonu ve yeni bir hayatın (âhiretin) varlığı, risâlet, hak, adâlet gibi nice konuda beşerî bilgi kaynakları yetersizdir. Son fetret devrinde ilâhî bilgi kaynakları (semavî kitaplar) da tahrife uğramış, kısmen kaybolmuş, kısmen de beşerî katkılarla değiştirilmiş bulunduğundan, insanlığın hafızası bozulmuş, hak bâtılla karışmış, zihinler altüst olmuştu. Risâletin Ebedî Boyutu (s.a.v.) Hak’tan alıp tebliğ ettiği doğru bilgilerle bütün bu konularda insanlığın kaybettiğini onlara sundu; hâfızalar düzeldi, zihinler karışıklıktan kurtuldu. “Hatırla, hatırlat, hatırlasınlar diye...” sözleriyle başlayan ve biten nice âyet, risâletin bu vazifesine işaret etmektedir.

2. Ebedî risâlet; tevhidî iman, şuur ve hayatını ihya etmiştir:

Fetret devrinde hemen bütün dünyada metafizik, sosyal, hukukî ve siyasî şirk yaşanıyordu; yerde ve gökte, farklı fonksiyonlar için çeşitli tanrılardan söz ediliyor, ırk ve soy bakımından insanlar farklı köklere dayandırılıyor, kendilerinde ulûhiyet kudretinden bir parça bulunduğunu vehmedenler Tanrı adına ve O’nun gibi teb’asına hâkim olmaya kalkışıyorlar; kanun koyuyorlar, “şu benim, bu tanrının ve dînin” diye paylaşmaya giriyorlardı. Ebedî risâletin anahtarı ve parolası olan tevhîd cümlesinin “lâ ilâhe” kısmı bütün sahte tanrıları silip süpürdü, “İllallah” kısmı Bir Allah’ın varlığına imanı getirdi, “Muhammed Rasûlullah” kısmı ise “Bir, Yüce, Münezzeh, Ganî ve Samed” olan Allah ile O’nun yarattıkları arasındaki canlı, devamlı ve etkili ilişkinin temelini koydu: Allah birdi, başka tanrı olamazdı, O’nun irade ve rızâsını hiçbir kimse re’sen (kendi istek ve iradesiyle) temsil edemezdi. O, bunu kullarına Elçisi (s.a.v.) vasıtasıyla bildiriyor; elçisini ve O’nun (s.a.v.) ümmetini bu iradeyi tebliğ etmekle, yeryüzünde fiilen —fert ve toplumların hayatında— tezahür etmesi ve yaşanması yönünde çaba sarfetmekle (cihad) yükümlü kılıyordu. Ebedî Risâlet ilân ediyordu ki:

a) Bütün insanlar Bir Allah’ın kullarıdır.

b) Bütün insanlar aynı kökten, aynı aslî maddeden (topraktan) yaratılmış, bir ana-babadan türemişlerdir. Hiçbir şahsın, grubun, rengin, ırkın, soyun diğerinden üstünlüğü ve imtiyazı yoktur. Üstünlük her bir ferdin kendi çabasıyle irâdesini ilâhî irâdeye paralel kılması, hayatını O’nun rızâsı içinde yaşaması ile elde edilecektir.

c) İnsanın yaratılış amacı Allah’a kulluk ve itâattir. Kulluk ve itâat bölünmez bir bütündür. İnsan din-dünya, zâhir-bâtın, ferdî-ictimaî, siyasî, hukûkî... hayatını —bölünmez bir bütün hâlinde— Allah’a kulluk şuuru içinde, O’nun irâde ve rızâsını gözeterek yaşamadıkça kulluk vazifesini yerine getiremez, şirkten kurtulamaz ve ehl-i tevhîd olamaz. Garaudy’nin deyişi ile “Peygamberlerin, gerçek ve bir Allah’a kul olmaya, Allah’tan başka güçlere (tâğûtlara) tapınmayı terketmeye ısrarla dâvetlerinin sebebini anlayabilmek için şuna dikkat etmek gerekir: Kötülük ve bozukluğun asıl kaynağı, ya doğrudan; yahut da dolaylı olarak bir kısım insanların diğerlerine tanrı olmalarıdır. Tarihi incelediğiniz zaman; insanların tanrısız olmadıklarını, ya gerçek tanrıya tapındıklarını yahut da kendilerini tanrı yerine koyan kişilere, zümrelere, sınıflara, partilere itâat ettiklerini görürsünüz... İnsanların sosyal dengeyi gerçekleştirebilmeleri için insandan üstün bir güce ve dünya hayatının hazlarından daha büyük ve yüce bir mükâfata iman etmeleri şarttır. İnsanlar ilâhî otoriteyi tanımaz ve âhiret günü hesabından habersiz olurlarsa, kendi nefislerinin sınırına mahpus olarak yaşarlar. Allah yerine insanı koyan, insan yerine de kendini koyacaktır; çünkü başka bir insanın ondan farklı tarafı yoktur (o da insandır). Dünya hayatı ve hazlarından başka bir beklentisi ve hesabı olmayan kimselerin hedefi ne yapıp edip dünyadan en büyük payı kendisi için koparmak olacaktır; bunun da kaçınılmaz sonucu egoizm, maddî faydacılık, imkân bulanın altta kalanı ezmesi ve sömürmesidir.”

Kadîsiye harbinin başlarında, İslâm tarafından Rib’iyy b. Âmir’in Farslıların komutanı Rüstem’in, “Buraya niçin geldiniz?” sorusuna karşı, verdiği şu cevap evrensel amacın belîğ bir ifâdesidir: “Bizi Allah gönderdi, gönderdi ki; dilediklerini kullara kul olmaktan Allah’a kul olmaya, daralmış dünyadan geniş bir dünyaya, (yörüngesinden saptırılmış) dinlerin zulmünden İslâm’ın adâletine çıkaralım. Bizi, dînine dâvet edelim diye halkına Allah gönderdi.”

(Diğer özellikleri gelecek yazıda)

 

YENİ ŞAFAK

Google+ WhatsApp