Peygamberimizin Risaletinin özelliği (1 ve 2)

Peygamberimizin Risaletinin özelliği (1 ve 2)

Ebedî Risâletin getirdiği insan anlayışına göre o, ne tanrıdır, ne melektir, ne de hayvanlar zincirinin gelişmiş bir türüdür. Onu Allah Teâlâ insan olarak yaratmış, insan nev’ine mahsus vasıf ve kâbiliyetler, hak ve hürriyetler ile donatmış ve imtihan için ona dünya

Peygamberimizin Risaletinin özelliği (1 ve 2)

 

 
 

Hâtemu’l-enbiya (s.a.) dünyaya şeref verdiği çağda insan aklı, kültür ve medeniyet birikimi, bir müddetle sınırlı olmayıp artık dünyada kaldığı müddetçe insan varlığı ile sınırlı ve bu mânâda ebedî, evrensel olan bir risâlete muhatap olacak, bu risâleti kavrayıp onun ışığını evrensel boyuta ulaştıracak bir seviye ve kıvama gelme yoluna girmişti. Bu sebeple Yüce İrâde ve Mutlak Hikmet, kitapları Kur’ân-ı Kerîm’le, peygamberleri de Fahr-i kâinât (s.a.v.) ile noktalamayı uygun gördü. Bu son ve Ebedî Risâlet öyle bir irşad getirmeli, insanlığın yoluna öyle bir ışık tutmalı idi ki, ona tâbî olanlar bundan sonra sapmasın, şaşırmasın, bedbaht olmasın ve amaca ulaşsınlar! Bu risâletin anılan irşad ve ışığı ne ölçüde getirdiğini görebilmek için Ebedî Kitâb Kur’ân’a ve onu tebliğ eden, uygulayan, örnekleyen ve boşlukları dolduran Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) siyer ve talimâtına bakmak yeterlidir. Bu iki ana kaynağa bakıldığında onun getirdikleri, çok küçük ölçekli bir tabloda şöyle görülmektedir.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


1. İnsanlığın bozulan hâfızasını düzeltmiş,bilgi birikimini tashih etmiştir:

Doğru, güzel, iyi yapmanın önemli bir şartı doğru bilgidir; neyin gerçek, neyin iyi ve güzel olduğunu bilmektir. Allah, kâinât (varlık), yaratılış, insanın mahiyet ve değeri, yaratılış amacı, dünya hayatının sonu ve yeni bir hayatın (âhiretin) varlığı, risâlet, hak, adâlet gibi nice konuda beşerî bilgi kaynakları yetersizdir. Son fetret devrinde ilâhî bilgi kaynakları (semavî kitaplar) da tahrife uğramış, kısmen kaybolmuş, kısmen de beşerî katkılarla değiştirilmiş bulunduğundan, insanlığın hafızası bozulmuş, hak bâtılla karışmış, zihinler altüst olmuştu. Risâletin Ebedî Boyutu (s.a.v.) Hak’tan alıp tebliğ ettiği doğru bilgilerle bütün bu konularda insanlığın kaybettiğini onlara sundu; hâfızalar düzeldi, zihinler karışıklıktan kurtuldu. “Hatırla, hatırlat, hatırlasınlar diye...” sözleriyle başlayan ve biten nice âyet, risâletin bu vazifesine işaret etmektedir.

2. Ebedî risâlet; tevhidî iman, şuur ve hayatını ihya etmiştir:

Fetret devrinde hemen bütün dünyada metafizik, sosyal, hukukî ve siyasî şirk yaşanıyordu; yerde ve gökte, farklı fonksiyonlar için çeşitli tanrılardan söz ediliyor, ırk ve soy bakımından insanlar farklı köklere dayandırılıyor, kendilerinde ulûhiyet kudretinden bir parça bulunduğunu vehmedenler Tanrı adına ve O’nun gibi teb’asına hâkim olmaya kalkışıyorlar; kanun koyuyorlar, “şu benim, bu tanrının ve dînin” diye paylaşmaya giriyorlardı. Ebedî risâletin anahtarı ve parolası olan tevhîd cümlesinin “lâ ilâhe” kısmı bütün sahte tanrıları silip süpürdü, “İllallah” kısmı Bir Allah’ın varlığına imanı getirdi, “Muhammed Rasûlullah” kısmı ise “Bir, Yüce, Münezzeh, Ganî ve Samed” olan Allah ile O’nun yarattıkları arasındaki canlı, devamlı ve etkili ilişkinin temelini koydu: Allah birdi, başka tanrı olamazdı, O’nun irade ve rızâsını hiçbir kimse re’sen (kendi istek ve iradesiyle) temsil edemezdi. O, bunu kullarına Elçisi (s.a.v.) vasıtasıyla bildiriyor; elçisini ve O’nun (s.a.v.) ümmetini bu iradeyi tebliğ etmekle, yeryüzünde fiilen —fert ve toplumların hayatında— tezahür etmesi ve yaşanması yönünde çaba sarfetmekle (cihad) yükümlü kılıyordu. Ebedî Risâlet ilân ediyordu ki:

a) Bütün insanlar Bir Allah’ın kullarıdır.

b) Bütün insanlar aynı kökten, aynı aslî maddeden (topraktan) yaratılmış, bir ana-babadan türemişlerdir. Hiçbir şahsın, grubun, rengin, ırkın, soyun diğerinden üstünlüğü ve imtiyazı yoktur. Üstünlük her bir ferdin kendi çabasıyle irâdesini ilâhî irâdeye paralel kılması, hayatını O’nun rızâsı içinde yaşaması ile elde edilecektir.

c) İnsanın yaratılış amacı Allah’a kulluk ve itâattir. Kulluk ve itâat bölünmez bir bütündür. İnsan din-dünya, zâhir-bâtın, ferdî-ictimaî, siyasî, hukûkî... hayatını —bölünmez bir bütün hâlinde— Allah’a kulluk şuuru içinde, O’nun irâde ve rızâsını gözeterek yaşamadıkça kulluk vazifesini yerine getiremez, şirkten kurtulamaz ve ehl-i tevhîd olamaz. Garaudy’nin deyişi ile “Peygamberlerin, gerçek ve bir Allah’a kul olmaya, Allah’tan başka güçlere (tâğûtlara) tapınmayı terketmeye ısrarla dâvetlerinin sebebini anlayabilmek için şuna dikkat etmek gerekir: Kötülük ve bozukluğun asıl kaynağı, ya doğrudan; yahut da dolaylı olarak bir kısım insanların diğerlerine tanrı olmalarıdır. Tarihi incelediğiniz zaman; insanların tanrısız olmadıklarını, ya gerçek tanrıya tapındıklarını yahut da kendilerini tanrı yerine koyan kişilere, zümrelere, sınıflara, partilere itâat ettiklerini görürsünüz... İnsanların sosyal dengeyi gerçekleştirebilmeleri için insandan üstün bir güce ve dünya hayatının hazlarından daha büyük ve yüce bir mükâfata iman etmeleri şarttır. İnsanlar ilâhî otoriteyi tanımaz ve âhiret günü hesabından habersiz olurlarsa, kendi nefislerinin sınırına mahpus olarak yaşarlar. Allah yerine insanı koyan, insan yerine de kendini koyacaktır; çünkü başka bir insanın ondan farklı tarafı yoktur (o da insandır). Dünya hayatı ve hazlarından başka bir beklentisi ve hesabı olmayan kimselerin hedefi ne yapıp edip dünyadan en büyük payı kendisi için koparmak olacaktır; bunun da kaçınılmaz sonucu egoizm, maddî faydacılık, imkân bulanın altta kalanı ezmesi ve sömürmesidir.”

Kadîsiye harbinin başlarında, İslâm tarafından Rib’iyy b. Âmir’in Farslıların komutanı Rüstem’in, “Buraya niçin geldiniz?” sorusuna karşı, verdiği şu cevap evrensel amacın belîğ bir ifâdesidir: “Bizi Allah gönderdi, gönderdi ki; dilediklerini kullara kul olmaktan Allah’a kul olmaya, daralmış dünyadan geniş bir dünyaya, (yörüngesinden saptırılmış) dinlerin zulmünden İslâm’ın adâletine çıkaralım. Bizi, dînine dâvet edelim diye halkına Allah gönderdi.”

(Diğer özellikleri gelecek yazıda)

Peygamberimizin risaletinin özelliği (2)

 

 

ki özelliğini önceki yazıda açıklamıştık.

3. İnsanı, eşya ve kâinât içindeki müstesna yerine yerleştirmiştir:

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Ebedî Risâletin getirdiği insan anlayışına göre o, ne tanrıdır, ne melektir, ne de hayvanlar zincirinin gelişmiş bir türüdür. Onu Allah Teâlâ insan olarak yaratmış, insan nev’ine mahsus vasıf ve kâbiliyetler, hak ve hürriyetler ile donatmış ve imtihan için ona dünya hayatını takdir buyurmuştur. İmtihan, kâbiliyet ve imkânları amaçlarına uygun —başka bir deyişle ilâhî irâde ve rızâya muvafık— bir şekilde kullanıp kullanmamakla ilgilidir. Allah Teâlâ insana, kendi mülkünde tasarruf vekâleti vermiş, buna hilâfet demiş ve halife kullarına, peygamberleri vasıtasıyla talimât göndermiştir. Bu talimâta uyan, vekâlet ve hilâfeti (aynı mânâda emaneti) hakkıyle îfâ etmiş ve imtihanı kazanmış olacak, uymayan ise kaybedecek, hayat tecrübesini başarısızlıkla, mânevî ticâreti ziyân ile kapatmış olacaktır. Talimâta uymanın meyvası, imtihanı kazanmanın yanında, insan için mümkün ve mukadder olan kemal basamaklarını tırmanmak, nefsi tezkiye ve tasfiye ederek, arıtarak yüceltmek, Allah’a yakınlık devletine ermek, bu devletin hâsıl edeceği marifet ve yakîni elde etmektir.

4. Değerleri, araç ve amacı yerlerine koymuştur:

İnsanlığın maddî ve mânevî değerlerini, yaratılış amacının en önemli araçlarını tanıtmış ve korunması için etkili tedbirler almıştır. Bunlar “Din, insan hayat ve haysiyeti, akıl, mal ve nesildir.” Yüzlerce âyet ve hadîs bu değerlerin tanınması ve korunması ile ilgilidir.

5. Ebedî Risâlet örnek cemiyet ve hukûk nizamını getirmiştir:

Sünnetullah (beşerî ve ictimâî hayatın kanun ve kaideleri) gereği insan, gerek yaşamak ve gerekse yükümlülüklerini yerine getirmek ve yaratılış maksadını gerçekleştirebilmek için küçükten büyüğe doğru sosyal gruplara muhtaçtır. Kur’ân-ı Kerîm’e göre bunları aile, yakından uzağa komşular (sokak, mahalle), akraba zümresi, bölge halkı, millet (kavim), ümmet ve insanlık şeklinde sıralamak mümkündür. Bu grupları oluşturan sosyal râbıtalar farklı olmakla beraber ümmetin râbıtası olan din ve kutsal dâvâ diğerlerine de hâkim gözükmektedir. Ailede içgüdü, sevgi ve dayanışma, diğerlerinde ihtiyaç, işbirliği ve işbölümü gibi sosyal râbıtalar vardır; Kur’ân–ı Kerîm bütün bu râbıtaları tabiî saymış, gerek zümre içi ve gerekse zümreler arası sosyal ilişkilerde din ve ahlâk prensiplerinin hâkim olmasını, ilişkileri bu prensiplerin yönlendirmesini istemiştir. Aileden insanlık dünyasına kadar bütün zümre ve cemiyetlerde hâkim olması istenen prensipleri beş maddede özetleyebiliriz: İnsanın değeri ve saygınlığı, adâlet, genel yardımlaşma, insanlara karşı merhamet ve dostluk, insanlığın lehine ve faydasına olanların kazanılması, aleyhine olanların ortadan kaldırılması.

Kaynağı vahiy, akıl ve tabii ihtiyaç olan İslam hukuku asırlar boyunca mensupları tarafından işlenmiş, geliştirilmiş, ictihad kapısı açık bulunduğu müddetçe ümmetin hukuk ihtiyacını, yukarıda özetlenen amaca uygun olarak karşılamıştır.

Sonuç:

Bütün bunlardan sonra dînin ve şeriatin geride kaldığını, tarihe malolduğunu ileri sürenlere sormak gerekiyor:

Tevhid mi gerçektir, şirk mi? Hurafeler ve cehalet mi tercih edilir, yoksa insanı yüceliklere doğru kanatlandıran gerçeğin bilgisi mi? İnsanı hayvanlaştıran; şehvet, maddî haz ve menfâat boyutlarına hapseden evham ve teoriler eskimemiş de, insanı kâinâtın gözbebeği yapan, onu ilâhî emaneti (hilâfeti) yüklenmeye ehil ve lâyık kılan İslâm imanı mı eskimiştir? Halk için diyerek halka rağmen yönetim mi insana yakışır, yoksa her biri yeryüzünün halifesi olan insanların, bu şuur ve sorumluluk duygusu içinde, içlerinden en âlim ve en faziletli temsilcileri seçerek, onları denetleyip tenkît ederek, gerektiğinde değiştirerek katıldıkları yönetim biçimi mi? Fuhuş mu iyidir, evlilik mi? Büyükleri ya hizmetçi olarak kullanılan, yahut da huzur(suzluk) evlerinde yalnız bırakılan sistem mi daha insanîdir, yoksa evlâdın ebeveyni, yakının yakını bağrına bastığı, başının üstünde tuttuğu, varlığını onlarla paylaştığı İslâm düzeni mi iyidir? Zengini daha zengin yapan, yoksulu köleleştiren faiz mi iyidir, âdil paylaşmayı, sosyal adâlet ve refahı getiren ortaklık mı iyidir? Ana-babayı, çocuklar var diye, mirastan mahrûm bırakan, kişiye etmediği borcu ödeten miras hukûku mu âdildir, kılı kırk yaran bir inceliğin ve adâletin dokuduğu ferâiz mi âdildir? Milyonların zararına fâhiş ve haksız kazanç mı iyi, herkesin hakkını gözeten helâl kazanç mı? Zayıfı, geri kalanı, bilmeyeni ezmek ve sömürmek mi iyi, bunların elinden tutup kaldırmak, haklarını teslim etmek mi? Hakkın gücü ve arkası olana verilmesi mi iyi, hak edene, lâyık olana verilmesi mi? Anarşi mi iyi, düzen mi? İnsanların din, renk ve pasaportlarına göre —insan hakları bakımından— farklı muamele görmeleri mi iyi, eşitlik mi? Âdil paylaşma mı iyi, arslan payını elde etmek için didişme mi iyi? Sür’atle tecellî eden adâlet mi iyi, sürüncemede kalan dâvâ ve geciken adâlet mi iyi? Yaralayanı, öldüreni, çalanı, ırza tecavüz edeni hapishânelerde beslemek, sonra affedip suç işlemek üzere toplum içine salmak mı iyi, suçun işlenmemesi için gerekli bütün tedbirler alındıktan sonra suç işleyeni etkili ve caydırıcı bir şekilde cezâlandırarak adâlet ve güveni sağlamak mı iyi...?

Hâsılı gerçek mânâda ıslâhat ve millete hizmet öze, Ebedî Risâlet çizgisine dönmekle olur vesselâm!

 

hayrettin karaman

yeni şafak

 

Google+ WhatsApp