Petrol fırtınası

Petrol fırtınası


Petrol deyince ilk akla gelen cümle benim için Churchill’in; “Bir damla kan, bir damla petrol” sözüdür. Bu ifadeyi Raif Karadağ’ın Petrol Fırtınası isimli kitabında görmüştüm.

Raif Karadağ kim derseniz, 1920 Yanya doğumlu, gazeteci.. Büyük Doğu, Bizim Anadolu’da yazılar yazdı. Bazı eserleri; Şark Meselesi, Binbir Gece Masalları, Musul Raporu, Türk Hariciyesi’nin Çetin Sınavı Kıbrıs, İsrail Ortadoğu ve Amerika. 

 Yıl 22.12.1973.. Karadağ, emperyalist bazı ülkelerin gizli planlarını Türkiye’de dönemin cumhurbaşkanına arz etmek için bir rapor hazırlar.. Hazırladığı bu raporda, Türkiye’nin elindeki milli petrol kaynakları ile ilgili  oldukça gizli birtakım bulgular yer alıyordu.. Ancak; hazırladığı raporu, dönemin cumhurbaşkanına sunmak için Ankara’ya gittiğinde bir gece öncesinde, son derece sıhhatli bir şekilde kaldığı otel odasında esrarengiz bir şekilde ölü olarak bulundu. Petrole yine kan damlamıştı.

Petrol deyince, hep Lawrance akla gelir. Gülbenkyan da aslında bu konularda en az onun kadar önemli bir isimdir. Sadece Irak değil, İran ve Azerbaycan petrolleri de ondan sorulur.  Wikipediada onun ile ilgili şu bilgiler var: 1912’de Irak petrol yataklarını işletmek üzere, Royal Dutch Shell’in % 25, Alman yatırımcıların toplam % 25, Türkiye Milli Bankası’nın % 35 ve Kalust Sarkis Gülbenkyan’ın da % 15 hissesine sahip olacağı Turkish Petroleum Company (TPC) kurulmuştur. 1913-14’te Anglo-Persian Oil Company’nin de ortaklığa dahil olmasıyla hisselerde yeni ayarlamalar yapılmış, Gülbenkyan’ın hissesi % 5’e indirilmiştir. ‘Mr. Five Percent’ (Bay %5) lakabı o dönemden kalmadır. 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasıyla kurulan Irak hükümeti ile Turkish Petroleum Company arasındaki müzakereleri de Gülbenkyan yürütmüş ve TPC’nin 1925’te gerekli imtiyazı almasını sağlamıştır. Ancak bu aşamada ABD şirketleri de devreye girmiştir. Bunun üzerine Gülbenkyan bir kez daha taraflar arasında arabuluculuk yaparak, Anglo-Persian Oil Company, Royal Dutch Shell Group, Compagnie Française des Pétroles ve Near East Development Corporation (Amerikan petrol şirketlerinden oluşan bir konsorsiyum) arasında Red Line Agreement (Kırmızı Çizgi Anlaşması) olarak bilinen anlaşmanın 1928’de akdedilmesini sağlamış, Osmanlı İmparatorluğu’nun eski toprakları üzerinde anlaşma taraflarının söz sahibi olacağı petrol yatakları arasındaki kırmızı çizgileri bizzat çizmiştir. Yüzde beşlik payını Turkish Petroleum Company’nin yerine yeni kurulan Iraq Petroleum Company bünyesinde de muhafaza etmiştir.

Osmanlı topraklarında “Türkiye”, “Turkish” adı ile kurulan ilk şirkettir, Gülbenkyan’ın kurduğu şirket ve ilgi alanı aslında bütün Osmanlı yurdunu ilgilendirmektedir.

Yıllarca petrol konusu dışında tutuldu Türkiye. Hatta kendi Bor yataklarımızı bile doğru düzgün kullanamadık. Özel sektör yatırımları bile, millileştirilerek kapatıldı ve sonunda bu iş İngilizlere bırakıldı, bizim toprak olarak ihraç ettiğimiz Bor, ithal ettiğimiz bor türevlerini bile karşılamadı. Etibank’ın üretim maliyeti ise, dünya fiyatlarının üstünde idi! 

Şimdi Akdeniz ve Karadeniz’de bir anda petrol fırtınaları esmesi dikkat çekici bir durum. Bir yandan tüm dünyada hızla yaygınlaşan elektrikli araç teknolojisi ile birlikte çevreye önem veren ülkeler, elektrikli araç kullanımını desteklemeye başladılar. Öte yandan; ülke çapında karbondioksite karşı savaş açan hükümet, ilk neşteri otomotiv sektörüne vurdu. Hükümet yetkililerinin açıklamalarına göre, 2030 yılına kadar tüm otomobiller sıfır emisyon değerine sahip olmak zorunda. Bu da petrole olan talebi ciddi anlamda azaltıyor. Bu arada plastikte organik bazlı üretim petrokimya alanında petrol ürünlerine talebi azaltıyor. Kanada gibi ülkelerin petrol üretim maliyetleri, şu anda dünyadaki petrol fiyatlarının üstünde. Eşzamanlı olarak yeni yeni alternatif enerji kaynakları bulunuyor. Hal böyle olunca Akdeniz ve Karadeniz’deki rekabet ekonomik olmaktan çok siyasi bir anlam kazanıyor.

Özellikle Bulgaristan, Romanya, Ukrayna’nın, batılı petrol şirketleri ile birlikte Karadeniz’deki petrol araması, yatırımcıların güvenlik sorunlarını da beraberinde getiriyor. 

Rusya’nın zaten faal gaz ve petrol yatakları var. Bölgede yeni kaynakların bulunması, hem o ülkelerin petrol üzerinden dışa bağımlılığını azaltıyor, hem de iç tüketim ve dış pazara hitap edecek kapasiteye ulaşması halinde, petrol ve petrol ürünleri konusunda Rusya’ya pazar olarak bağımlılığı azaltıyor. Bu da Rusya’nın pazar kaybetmesi ve Rus ekonomisinde daralma anlamına geliyor. Zaten petrol aramaları ile paralel olarak bölgeye gelen batılı ülkelerin donanmaları, Rusya için ciddi bir güvenlik riski oluşturuyor. Doğu Akdeniz’de de benzer bir durum var. Petrol konusu bölgede doğrudan bir güvenlik sorunu haline geldi ve bölgede bir dehşet dengesi oluşturdu. İşin içinde İsrail’in olması, öte yandan; Türkiye’nin bölgede varlığı, ABD, İngiltere, Rusya gibi ülkeleri hadi anladık da  Yunanistan ve Mısır’ın yanında Fransa’nın bölgeye gelmesi ile işler iyice karışmış gözüküyor. Doğu Akdeniz barut fıçısı gibi. Dehşet dengesi, kimsenin galibi olmayacağı bir çatışmayı imkansız kılsa da küçük bir olay, mevcut vekalet savaşlarını bir dünya savaşına dönüştürme riski de taşıyor.

Petrol bu savaşın gerekçesi değil bahanesi. Yeni bir dünya kuruluyor. Yeni dünyanın normalleri mevcut dünyanın normalleri ile örtüşmüyor. Yarınki dünyayı anlamak için önce GGR Global Great Reset hareketinin başarılı olup olmayacağını görmemiz gerekiyor. Gözünüze petrolü çok yaklaştırırsanız, arkasındaki büyük savaşı göremezsiniz. Selâm ve dua ile.

Google+ WhatsApp