Peşimizi bırakmayan inatçı iniltiler

Peşimizi bırakmayan inatçı iniltiler


Erteleyemeyeceğimiz, bekletemeyeceğimiz sıkıntılarımız var şu an; bu demektir ki yüzleşmemiz gereken bir çok başka şeyi başka zamanlara erteliyor, bekletiyoruz. Şimdi yakamıza yapışmış olan sıkıntılar, muhtemel ki günler geçtikçe zamanın elinde kaybedecek yavaş yavaş yakıcılığını. Hayat aşacak bütün bunları, oyalanabileceğimiz yeni şeyler sunacak her birimize. Bizi, her şeyi geride bıraktığımıza inandırmayı çok iyi bilir o. Hep yaptığı gibi.

Bazı şeyler geride kalır gerçekten, kalmalıdır da. Ama bazı şeyler de gelir bizimle birlikte. Yüzleşmediğimiz, içimizin orasına burasına itelediğimiz, sonralara ertelediğimiz şeyler mesela; onlar çıkıp gelir, gelecek bir yerlerden mesela. Tam onları unutmaya yaklaştığımız zamanlarda, içimizi acıtarak geri dönerler. Onları unutmanın, geride bırakmanın tek yolu vardır; görmek, yüzleşmek, yüzümüze vurdukları sorulara samimiyetle cevap aramak... Kırılanı tamir etmek, itiraf edilmesi gerekeni itiraf etmek, düzeltilebilecek şeyleri düzeltmek...

Bütün bunları, hayatın her tarafına gülücüklerini bırakan ışıltılı portresine hasar vermek pahasına yapabilir ancak insan, göze almalıdır bunu. Birçoğumuz yaralanmadan farkına varamıyoruz artık kendimizin, bir hayatımız, bir hikayemiz olduğunun. Kim yaralıyor bizi? Kim durduruyor serkeş yürüyüşlerimizi? Kim çeviriyor kendimize, artık hep başka yerlere bakmaya hevesli gözlerimizi, bakışlarımızı? Çekinmeden söyleyelim; hızımızı her almaya çalıştığımızda bizi paçalarımızdan çeken bu ‘şey’ler eksik bıraktıklarımızdır. Yaşarken, duyarken, hissederken, kendimize ve başkalarına yönelirken, kendimizle ve onlarla zamanı paylaşırken, içindeki onca şeyle birlikte hayatın içinde akıp giderken eksik bıraktıklarımız...

“...biz hayatla bağlantımızı kaybetmiş insanlarız. Hepimiz sakatız, hepimiz! Bağlantılarımız o kadar kopuk ki; gerçek hayata karşı tam bir tiksinti duyuyoruz. Bu yüzden de bize bunu hatırlatan insanlara kızıyoruz. Hatta o kadar ileri gittik ki, ‘gerçek hayat’a tam bir yük olarak bakıyoruz” diye yazmış ‘Yeraltından Notlar’da Dostoyevski.

Kendi hayat hikayesini, özetinden hızlıca okumaya çalışan bir insan! Her şeye anlamını katan milyon tane ayrıntısından soyarak, ayırarak yaşamayı seçen o insan olmadığımıza, ona hiç benzemediğimize dair elimizde ne kadar az delil olduğunun farkında mıyız?

“Bu kadarı da fazla!” dedi birden, öfkeyle yerinden kalkan. “Bana hep eksikmiş gibi geliyor oysa” dedi yerinden kıpırdamayan.

Toplayarak mı geliyoruz geçmişimizden, yoksa elimizdeki bir şeyleri bırakarak mı yol boyu? Çoğalarak mı geliyoruz, yoksa gittikçe azalarak azalarak mı? Bütünlenerek mi, yoksa parçalanarak mı? Yaşayarak mı geliyoruz dünü, yoksa hovardaca boşa harcayarak mı? Hızını almış geleceğine doğru ilerleyenler miyiz, yoksa kaçanlar mıyız korkuyla, pek azı gerçekten yaşanmış bir geçmişten!

“Zaman akıyor ve öğlenin gölgeleri uzamaya başlıyor/ Ve kuşlarla dolu bir kafes gibi,/ Hayatımız da iniltiyle dolu” diyor Füruğ Ferruhzad, ‘Güvercinin Ruhu’ ismini verdiği şiirinde.

Bir de şunu düşünün; her günü bir önceki günü yaşamayı unutmuş olmanın korkusuyla uyanan bir insan ne hisseder?

‘Sanki dibi olmayan bir kuyuya düşüyoruz durmadan” dedi beyaz saçlı adam, “ve yıldızlar hep yukarıda kalıyor!”

Google+ WhatsApp