Perhiz, kanaâtkârlık ve bolluk

Perhiz, kanaâtkârlık ve bolluk

İnsanoğlu, “eyleyeni” ve “yapıcısı” olduğu târihi takvimlendirmeyi oldum olası sevmiştir. Bu, âdeta zamânı rutinlerden çıkarmak ve onu “damıtmak” gibidir. Geleneklerin hüküm sürdüğü, toprağa bağımlı üretim ve mübâdele düzenlerinde husûsî kılınan zamanlar ağırlıklı olarak tabiatın

Perhiz, kanaâtkârlık ve bolluk

 

 

İnsanoğlu, “eyleyeni” ve “yapıcısı” olduğu târihi takvimlendirmeyi oldum olası sevmiştir. Bu, âdeta zamânı rutinlerden çıkarmak ve onu “damıtmak” gibidir. Geleneklerin hüküm sürdüğü, toprağa bağımlı üretim ve mübâdele düzenlerinde husûsî kılınan zamanlar ağırlıklı olarak tabiatın çevrimlerine tâbiydi. Bir de bunlara yer yer bağımlı, yer yer de bunlardan bağımsız olarak dinlerin geliştirdiği husûsî takvimler mevcuttu.

Kültürel antropoloji bu husûsî zamanların ,gün, hafta veyâ ay olabilir, “bolluk” ve “perhiz” olarak temellendiğinden haberdar ediyor bizi. Pagan dünyâlarda bunların sayısız çeşitlilikte karşılıkları olduğu görülebilir. Paganlık dışı dinler de, bu gelenekleri reddedip dışlamamış, gâyelerini yeniden tanımlayarak ,kendisine göre stilize etmiş ve yeniden üretmiştir. Metafizik boyutlarını rezervde tutup, daha dünyevî ölçekte düşünecek olursak, yukarıda da işâret ettiğimiz üzere işin esâsı “bolluk” ve “perhiz” denkleminden başka bir şey değil.

Modern kapitalist dünyâda bu denklem bozuluyor. Modern dünyâ, perhiz fikrini sâdece “yatırım amaçlı birikim” düzleminde tasdik eder. Geleneksel dünyânın “birikim” fikriyle başı hoş değildir. Geleneksel dünyâda “perhiz” fikri , birikimi sınırlandıran fazilete vurgulu bir göndermede bulunur. Perhiz aylarından sonra gelen bolluk ve tüketim , ancak perhizin ödülü olarak karşılığını bulur. Hâsılı bu denklem, perhiz ve bolluğun tüketimi arasında basit bir sarkaçlanma değildir. Nihâi kertede baskın kılınan perhizkârlıktır. Dervişlik mesleği, mistik tecrübeler perhizkârlığı sâbitlemeyi esas alır. Ama büyük bir çoğunluk için perhiz mütemâdiyen devâm ettirilemez. Onlar için bu ancak husûsî zamanlarda tatbik edilir. Bu sûretle insanlar uyarılır. Perhiz ve bol tüketim arasındaki genel denge, rutinler gözetildiğinde “kanaâtkârlıkta “ kurulur. Bu aynı zamanda pagan pratiklerle, paganlık sonrası dinler arasındaki farkı vurgular. Pagan pratiklerde perhiz ve bolluk (tüketim) arasındaki geçişler, daha çok, esrikliğin de eşlik ettiği bir savrulma olarak yaşanırken, paganlık dışı dinlerde bu ölçülendirilir ve kanaât dengesine oturtulur. Meselâ bizim perhiz ayımız olan Ramazan için, iftarda sofraya aç kurtlar misâli saldırmak ve iftarı bir şölene dönüştürmek bir ayıp olarak değerlendirilir ve perhizi sakatlayan bir davranış olarak ayıplanır.

Birikim meselesine geri dönelim. Weberci sosyoloji , servet üzerinden kadim dünyânın birikimciliğinin pasif bir eylem olarak kaldığını, gösterdiği tek aktif eylemin ise- o da kendisini aklamak içindir- hayır temelindeki “yeniden bölüşümcülük” olduğuna işâret eder. Modern dünyâda ise birikim meşrûiyet ve dinamik kazanır. Düşünür Deleuze, bana çok çarpıcı gelen tasvirinde, birikimin aracı olan paranın eski dünyâda tıpkı incisini saklayan istiridye misâli “kapandığını”, modern dünyâda ise deliğinden çıkan bir yılan gibi “sızdığını” belirtir. Kapitalist dünyâda temel sıkıntı arz ve talep arasındaki çelişkidir. Evvelemirde arzı sınırlandıran her türlü engel ortadan kaldırılır. Bunun için bir birikimin olması şarttır. Ama bu birikim servette olduğu gibi pasif ve iddihar edilmiş , harcama ve dağıtıma sokulmayan bir birikimdir. Bu, yatırım için hazırlanan “perhizkâr” bir birikimdir. (Weber tutumlu bir din yorumunu ifâde eden püritanlığın işbu noktada işlev gördüğünü yazıyordu). Yatırımların ödülü olan kârlar da, pek az kısmı yeniden bölüşüme sokulacak , kısm-ı âzâmı yeniden yatırıma havâle edilecektir. Yatırım ile yeniden bölüşüm arasındaki dengesizlik, başından bugüne, kapitalizmin baş çelişkisini oluşturur ve karşımıza arz-talep dengesizliği olarak gelir. Kapitalizm bu çelişkiyi üç temel siyâset üzerinden çözmeye çalıştı. İlki ve en vahşi yol savaş, diğeri kontrollü bir yeniden bölüşüm ve en son olarak da borçlandırma. Tüketim veyâ kredi kapitalizmidiye bildiğimiz bu sonuncu yoldur. Üçüncü yolun hüküm sürebilmesi için kaynağını dinlerde bulan “kanaatkârlık” düşüncesi ezilmeliydi. “Tüketim hakkı” denilen tuhaf bir “hak” icâd edildi. Eksik veyâ kısır yeniden bölüşümden pay alamamış , insanlık kitlelerine refah vaad edildi. Bu vaad , yeniden bölüşüm dışlanarak fırsatçılık , kolaycılık ve yüzeyselleştirmeyle eşlendirildi. Herkes gemisini kurtaran kaptan olacaktı. Tabiî ki bu bir yanılsamaydı. Netice, kazananlarla kaybedenler arasındaki uçurumun büyümesinden başka bir şey olmadı. Değer kaybı da işin cabası. Dramatik olan da zâten bu. Husûsen de dinler bundan nasibini aldı. Tüketim hakkını elde etmiş olan dindarlara nereden ve nasıl seslenecekti? Kanaâtkârlık çağrıları , tüketim çağrıları karşısında sesini nasıl duyuracaktı?

Tüketim , perhiz ile bolluk arasındaki genel dengeyi kuran kanâatkârlık , mazbutluk gibi değerleri devre dışı bıraktı. Bizleri yeniden pagan savrulmalara dâvet etti. Savrulma, geçişlerin irâdemize ve kontrolümüze tâbi olmaktan çıkmasını anlatır. Arada tutunamamaktır savrulma. Perhiz ile bolluk arasındaki geçişlerin ne kadar yalama olduğunu modern bir hastalık olarak obezitenin ve fitness tutkusunun eşanlılığı anlatıyor. Bizi obez kılan da , perhizi dünyevîleştirerek fitness kamplarına sokan da aynı el değil mi?

Beklenen tersi olmalıyken, tüketim kapitalizmi perhiz aylarını ellerini ovuşturarak bekliyor. Herkes memnun. Piyasalar canlanıyormuş. İyi de sual ortada; Hangisi? Kanaâtkârlık temrini için mi; değilse tıka basa tüketimi kışkırttığı için mi “perhiz”? …Bakalım hangisi kazanacak; Homo Religiosus mu, Homo Consumens mi?

 

 

Süleyman Seyfi Öğün/Yeni Şafak

Google+ WhatsApp