“Penceresi cam cama Muallim”!

“Penceresi cam cama Muallim”!


“Penceresi cam cama Muallim”!

 

 

Eskiden “Hoca” denirdi onlara: “Hoca” kimliğine sevgi ve saygı gösterilirdi.

Çünkü “Hoca” dendiği zaman akıllara “Hoca Sadüddin Efendi”ler, “Molla Gürani”ler, “Molla Ayas”lar, “Şeyh Edebali”ler, “Ebussud Efendi”ler gelir, “öğreten bilge”ye “Hoca” olarak itibar ve iltifat edilirdi.

Sonradan “muallim” oldular, ama itibarları yerli yerinde kaldı. Hattâ “Penceresi cam cama muallim” diye, “Penceresi perdeli muallim” diye, “muallim”e türküler yakıldı.

“Muallim” toplumdan saygı görür, sevilir, başı dara giren onun yanına koşup akıl danışırdı. Hiçbir öğrenci, hiçbir muallime “gözünün üstünde kaşın var” diyemez, kararlarını sorgulayamazdı. Hiçbir veli muallimle zıtlaşamaz, hürmetsizlik edemezdi. Çünkü o “eğiten-öğreten bilge” kişi idi: “Beşikten mezara ilim öğrenmek” ise her Müslümana farzdı: “Muallim” bir bakıma “farz insan”dı…

Eskiden ana-babalar çocuklarını “Eti senin kemiği benim” diyerek bunlara teslim eder, kimsenin gözü arkada kalmazdı… 

Bu söylediklerim, cami ile okulun arasının henüz açılmadığı yıllara aittir: Sonradan cami ile okulun, imamla muallimin arası açıldı. “Hoca camide”tekerlemesi dillere pelesenk oldu. Bu arada “muallim” de gitmiş, yerine “öğretmen” gelmişti. Bizim Başöğretmen tatil günleri köy camilerini dolaşıp “elif-ba” öğrenen “öğrenci” avlardı: Yakalarsa imamı haşlar, çocuğun ailesine gözdağı verir, çocuğu ise doğduğuna pişman ederdi. Cami hocalarını küçümser, aşağılar, envai çeşit dokundurmalarla gözden düşürmeye çalışırlardı.

Tabii bu öğretmenin değil, Cumhuriyetin politikasıydı. Devlet ve özel yayınlarda “hoca” ile “öğretmen” arasına duvarlar inşa edilir, hocaların iğrenç karikatürleri yayınlanırdı.

Zamanla halk resmi-gayriresmi telkinlerin tersini yaptı: Hocayı benimsedi, öğretmenle (ve okulla) arasına mesafe koydu. Onca okula, okuma-yazma seferberliğine rağmen, okur-yazar seviyemizin düşük olması, okur-yazar olanların ise otobüs tabelâsı dışında pek bir şey okumaması bu yüzdendir.

Atmosfer biraz değişince, öğretmenlerin en küçük bir meseleden dolayı teşhir edilmesi ve hırpalanması (meselâ, uzun saçından dolayı erkek çocuğu azarlayan ve saçına toka takan öğretmen, televizyon ekranlarında günlerce linç edildi) da yine bu yüzden olabilir. Eski barış ve uzlaşıyı yeniden tesis etmek lâzım.

Enderun kültüründen geldiğimizi unutmayalım. “Enderun hocası” padişah kadar itibarlıydı. O kadar ki, padişah çocukları, “Eti senin kemiği benim” denerek bu hocalara teslim edilir, ondan sonra da hiç kimse hocanın işine karışmazdı.

Sultan II. Murad da oğlu Şehzade Mehmed’i (geleceğin Fatih’i) böyle diyerek Molla Gürani’ye teslim etmişti. Şehzade Mehmed her çocuk kadar haylazdı. Kendisini eğitmek üzere yeni bir hoca atandığını öğrenmiş, bir sürü muziplik hazırlamıştı. Hoca ilk derse elinde bir kızılcık sopası ile girince, afalladı. Tedirgin bir sesle sordu: “Elinizdeki şey nedir?”

“Kızılcık sopasıdır” dedi, Molla Gürani; “zaman zaman talebelerimin üzerine yapışan tembellik tozlarını bununla silkelerim!”

“Haylazlık edersen, derslerine çalışmazsan, seni döverim!” demeye getiriyordu. Ders biter bitmez, Şehzade Mehmed annesine koştu: “Bu deli Hoca’yı hemen dersimden alın.”

Annesi, için için gülerek şu karşılığı verdi: “Valla aslanım, o hocanın sağı-solu belli olmaz, ondan ben de baban da korkarız, iyisi mi suyuna git, derslerine çok çalış, tembellik etme…” 

Şehzade Mehmed, bu sayede “Fatih Sultan Mehmed” oldu. 

Hocaya saygı, ilme-irfana saygıdır: Saygı olmadan “eğitim-öğretim” olmaz!  

Şimdiki sistem öğretmeni öğrenciye mahkûm etti. Öğrenci öğretmene “not”veriyor. Bu ne anlamsız bir kuraldır böyle: Öğretmenine not verecek kapasite hangi öğrencide var? 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp