Patinaj!

Patinaj!


Patinaj!

 

 

Birçok yerde kitap fuarı var, ama televizyonlar sus-pus. Varsa, yoksa siyaset. Tarihi bile dizilerden öğreniyoruz. Ama kitapsız siyaset de, tarih de ancak bu kadar oluyor işte!

Bizim millet “okumaya ayarlı” değil maalesef. Bana bile “kitaplarını dizi yap seyredelim” deyip duruyorlar…

“Kolaysa gel kendin yap” diyesim geliyor!

Bir eseri televizyon dizisi yahut sinema filmi yapabilmek için, önce niyet, ardından kabiliyet, sonrasında gayret, nihayet finansman (yani para) lâzım…

Bunlar da yetmez: Sağlam bir hikâye-roman bulacaksınız. Konu tarih ise, tarihin detaylarına nüfuz etmiş bir tarihçi, mükemmel bir senarist, yönetmen ve oyuncu kadrosu bulacaksınız.

Oysa biz yanlış bir “din” algısı sebebiyle yıllar boyu sanata küstük, sanatçıyı hor ve hakir gördük. Sanata “şeytan” muamelesi çektik!..

“Kâfir” damgası dahi yemeyi göze alarak yetişen birkaç ismi de ya malzemesiz (oyun, hikâye, roman, senaryo) bıraktık ya da “öteki”leştirip “karşı taraf”a pasladık!

Yahut da, sanatçıya kendi mensubiyetimizin (tarikat-cemaat, siyaset) çerçevesinden bakıp, “yüzde yüz bizden” olmayanları görmezden geldik.

Kimini kırıp döktük, kimini de envaı çeşit kulplar takarak diskalifiye ettik.

Böylece, gelişip “otorite”ye dönüşmelerini engelledik.

Öyle çok hırpaladık ki, “solcu” yahut “dinsiz” olmadılarsa, imanlarının sağlamlığından olmadılar.

Sözün burasında, izninizle kendi hikâyemi paylaşmak istiyorum…

İlk romanım Sunguroğlu (üç kitaptan oluşan bu seri, Nesil Yayınları’nın ellinci yılı münasebetiyle “Armağan cilt” olarak tek kitap halinde yeniden basıldı) yayınlandığında 28 yaşındaydım. Sevinçten uçuyordum. Yetişmemde büyük payı olan babamla da sevincimi paylaşmak istedim. Bir kitap gönderdim. Daha okumadan, sadece kapaktaki “roman” kaydına bakarak sert bir eleştiri yaptı: 

“Seni inançlarına hizmet için İstanbul’a gönderdim, sen tuttun Avrupalılar gibi roman yazdın. Masalla, hikâye ile hizmet olmaz!”

Ne kadar üzülüp kırıldığımı anlatamam…

Kalemim âdeta kilitlendi, yazamaz oldum…

İkinci mektubunu alana dek hiçbir şey yazamadım…

Babamın ikinci mektubu (ikisi de Osmanlı alfabesiyle yazılmıştı) birinci mektubun tam tersiydi: “Ciğerparem oğlum” diye başlıyor, kitabımın yıllarca hizmet edeceğini söylüyor,  yeni çalışmalarımı beklediğini belirtiyor, ilk mektubunu kitabı okumadan yazdığı için özür diliyordu.

Meğer o ara gripten yatağa düşmüş, nekâhat döneminde kitabımı baştan sona okumuş ve etkilenmişti.

İlk mektubunu ise romanın dindar hafızalarda bıraktığı olumsuz çağrışımların etkisiyle kaleme almıştı. Nasıl rahatladığımı anlatamam. 

Ancak engeller, babamın “ambargo”yu kaldırmasıyla bitmemişti: Bu kez de cemaatlerden tarikatlara kadar, neredeyse tüm dini grupların engeline takılmıştım. Özel toplantılarında şiddetle eleştiriliyor, “tebliğ metodunu saptırmak”la suçlanıyordum.

Hepsi sabırla aşıldı. Israrla yazmaya devam ettim. Şimdi bile ufak-tefek itirazlar geliyor, ama artık aldırmıyorum.

Yalnız şunu belirtmeliyim ki, ilk zamanlarda müthiş bir baskı hissetmiştim. Zaman zaman bunalmış, vazgeçmeyi dahi düşünmüştüm. Her seferinde teşvik edici bir şeyler oldu ve devam ettim.

Ne yazık ki, bazıları devam edemedi. “Mahalle baskısı”na dayanamayan nice romancı, hikâyeci, oyuncu, ses sanatçısı adayları pes etti.

Sonunda sanatçısız kaldık. Hâlbuki sanat olmadan hayat olmaz! 

Bir inancın, fikrin, felsefenin mutlaka sanat/ edebiyat ayağı olmalı. Yoksa “etkisiz tepki”lere tıkanır, olduğu yerde patinaja düşer.

Yıllardır böyle bir patinajdayız! 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp