Parçalanmış aynalar

Parçalanmış aynalar


“Yatak odasındaki yatağın üstünde kırık bir ayna yatıyordu; parçaları kendini bir araya getirmeye çalışan ama başaramayan bir dünya misali çırpınır gibiydi” diyor J. G. Ballard, ‘Gökdelen’ ismini verdiği distopik romanında.

Kimileri için her şey çok zor... Ellerinden kayıp gitmekte olan bir şeye sımsıkı tutunmaya çalışıyorlar. Panik halinde... O kadar panik halinde ki, söylediklerinin, yaptıklarının gerçeklerle arasının sürekli açılmakta olduğunu görmeye vakitleri yok. Artık söylene söylene eskitilmiş sığ ezberlere, herkesin bildiği abuk sabuk hezeyanlara sığınmanın kendilerini ne kadar gülünç duruma düşürdüğünün de farkında değiller. Aslında her şeyin kapalı devre yaşandığı, zorlamayla şişirildiği dönemlerin toplama şahsiyetleri bunlar... Süslü varaklarını azıcık kazıdığınızda kalitesizlikleri, olmamışlıkları, şaşırtıcı irtifalara kadar düşebilen seviyeleri çıkıveriyor ortaya. İnsan öfkelense mi, üzülse mi, bilemiyor. Taşınamaz cehaletlerini o kadar havalı taşıma gayretindeler ki ilk anda öfkesini kabartıyor insanın böyleleri. Bitmek bilmeyen afra tafraları, yersizce saçıp savurdukları beşinci sınıf argümanları, bakışlarından hiç çıkarmadıkları at gözlükleri ve acıklı derecede gülünç ama bir o kadar da sarsılmaz özgüvenleriyle durmadan göz önündeler üstelik. Laf anlatmanın, izaha çalışmanın, kişiliklerine ekledikleri bütün o cehalet ayıplarını görmelerini sağlamanın bir yolu olsa, bir çoğumuz denerdik bunu en azından. Ama cehaletin en koyusu bu, bilmediğini bilmekten kaçabilmek için bildiğini zannettiğine adeta ‘iman’ etmek... İnatçılıkta doz aşımı böyle durumlarda ortaya çıkıyor işte ve bunda herkesin öfkesini celbeden bir taraf var. Ancak uzun uzun baktığınızda bu öfke yatışıyor yavaş yavaş ve yerini hüzün alıyor. Hallerini anlamaya çalıştığınızda hüzün bu defa bir tür kedere dönüşüyor hızla.

İnanacak sağlam bir kulp, bir tutamak, gönüllerini serinletecek bir ferahlık bulamamış insanlar bunlar... Tek tutunabildikleri şey dünya, o da ellerinden kayıp gidiyor her gün biraz daha. Derinliğine bir izahları yok sunabilecekleri kendilerine; hayat, insan, alem, varlık hakkında. Bu sebeple ki, buldukları en sığ, en klişe izahları kutsuyor, bunlara dört elle sarılıyorlar. Bunu bu kadar gürültüyle yapıyor olmaları, dikkat çekmek için belki de kaybolmuşluklarına. Dikkatli bakarsanız, çocukların haddi aşan bütün huysuzluklarının altında buna benzer bir ilgi açlığı görürsünüz mesela. Fark edilmek, anlaşılmak, sevilmek, bağra basılmak isterler ama bunu herkesin anlayacağı şekilde söylemeye kelimeleri yetmez.

Söze “kimileri” diye girdiğime bakmayın, aslında belli birilerinden söz ediyor değilim. Belki aklınıza gelen bazı isimler bu duruma daha bariz biçimde uyuyor olabilirler ama bilelim ki hepimizin zihinsel ve duygusal iç katmanlarında az ya da çok var böyle zemini zayıflamış bölgeler. Klişelerle, ezberlerle, sığ izahlarla üstü örtülmüş cahilane cesaretler, çiğ inatlar, kelimelerini bulamayan huysuzluklar... Dönüp dönüp boş tekerlemelerle ömür geçirmeyi adet haline getirmiş birtakım karakterlerin önünde durmamızda, öfkemizin hiç aramıyormuş gibi görünmesine rağmen daima açığa çıkmak için sebepler bulabiliyor olmasında düşünülecek, yüzleşilecek taraflar, alınacak dersler olmalı.

Her şey gelip geçiyor. Dünya elimizden kayıp gidiyor. İnsan, gelip geçmeyen, kayıp gitmeyen şeylere tutunabileceği bir kulp bulmalı kendine. Bazen o kulp da bir insandır. Şunca kalabalık içinde tutunacak bir kulp bulamayanların insanlığını, onlara tutunacak bir kulp olamamışlığımızdan ayırarak düşünebilir miyiz gerçekten?

Cehalet, hakikat aynasına baktığında parça parça olur.

Madem ki insan insanın aynasıdır, cahile cehaletini aşikar edecek o aynalar nerede peki?

Google+ WhatsApp