Pakistan-Hindistan çatışmasının kültürel boyutu

Pakistan-Hindistan çatışmasının kültürel boyutu


Pakistan-Hindistan çatışmasının kültürel boyutu

 

İnanç farklılıklarından doğan düşmanlıkların, ideolojik farklılıklardan doğan düşmanlıklardan çok daha derin ve keskin olduğu kanaâtindeyim. Elimizde ideolojik düşmanlıkların ortadan kaldırılabileceğine dâir somut misaller mevcuttur. Meselâ komünizm ve anti-komünizm arasında Soğuk Savaş dönemlerinde yaşanmış olan ağır ve kanlı düşmanlığın bugün bir karşılığı yoktur. Reel komünizm; yâni pratik komünizm öyle bir çöküş yaşadı ki; anti-komünist olmanın da bir manâsı kalmadı. Târihsel bir veridir bu. Gelin görün ki, gerçekçi bir değerlendirmeyle bakacak olursak, inanç temelli düşmanlıkların bir çırpıda ortadan kaldırılabileceği kanaâtinde değilim.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

 

Dinler, pek çok açıdan andırsa da, nihâyetinde ideolojilere benzemiyor. İdeoloji modern bir kurgudur. Yâni, 19.Asır’dan evvel yoktur. Dinlerin modern, yâni zamâna göre yorumları olabilir. Ama ideolojilerin, dinlerin yerini aldığı sanısının içi boştur. Bir defâ, ideolojik iddialarının meta-fizik bir karşılığı ya yoktur veyâ zayıftır.İkinci olarak, ideolojilerin doktriner teklifleri, genellikle yerleşik-geleneksel doktrinlerle çelişir. Zâten ideolojileri, hedeflediği adreslerde bile tutunumsuz kılan budur. Bir misâl verelim: İşçi sınıfı ideolojisinin en fazla direnci işçi sınıfından, görmüş olması şaşırtıcı değildir. Ama en az bunun kadar şaşırtıcı olan, gelenekçi ideolojilerin benzer bir direnci geleneksel çevrelerden görmesidir.

Geç modern dünyâyı karakterize eden ve post-ideolojik devir olarak anılan süreçler, ideolojik zorlamaların tutunumsuzluğunun açığa çıkmasıdır. Ideolojiler çözüldü. İyi de oldu. İnsanlığın üzerinden ağır bir yük kalktı. Ama bu çözülmeden sonra ortaya çıkan nedir? Bunun cevâbının bir hayli belirsiz kaldığını söyleyebilirim. En azından, sosyolojik dilde bunu göremiyoruz. Kanaâtimce, hangi kavramsal çerçeveye oturtulabilir, bilmiyorum; ama kestirmeden ifâde edecek olursam, bunun dinsel merkezdeki kapsamlı-kitlesel “hassasiyetler” ve duygulanımlar (sentiments) olduğunu düşünüyorum.

21. Asrın, dinlerin, teolojik çevrelerin arzu ettikleri manâda bir “dine dönüş” asrı olduğu kanâtinde olduğum düşünülmesin. Hattâ , 21.Asrın ,her manâda bir “dinsel canlanma” asrı olduğundan da şüphelerim var. Eğer bir canlanma mevcutsa da, bunun duygulanımsal olduğunu düşünüyorum. İnsanların dinsel hassasiyetleri artıyorsa, bu tek başına dinlerin canlandığına işâret etmiyor. Dinsel hassasiyetlerin artışının çok başka şeylere delâlet ettiğini düşünüyorum. Din, bir medeniyet örüntüsü olarak, sürprizli karşılaşmalar(encountering), sürtünmeler(friction) ve sürtüşmelerden (infighting) çok daha derinlikli ve kapsamlı kavram. Sâdece duygulanım artışı olarak değerlendirilemez.

Geç modern dünyâ, ideolojileri bertaraf etti ve küreselleşmenin de etkisiyle aktüel-dinsel hassasiyetleri açığa çıkardı. Bu hassasiyet, hem bireysel, hem de topluluklar düzleminde çalışıyor. Bağlam, “meta-fizik”, “târih” ve “aktüel hayât “ arasında kurulmuyor. Büyük ölçüde korkulara indirgenmiş bir metafizik ile aktüel hayatlar arasında kuruluyor. Iskalanan ve dışlanan ise târihsel sorumluluk bilinci..

Dünyâdaki mevcût “kültürel” çatışmalar ya bizzât dinsel veyâ hızla dinselliğe evriliyor. Meselâ yabancı düşmanlığı ve etnik çatışmaların dinsel boyutlar kazanmasında bunu görebiliyoruz. Avrupa’daki yabancı düşmanlığının İslâm düşmanlığı ile örtüştüğü artık âşikâr. Polonyalı muslukçudan şikâyet edilir ama bu muslukçu Faslı veyâ Türk olursa, kendisinden nefret edilir. Huntington’ın Medeniyetler Çatışması dediğinin de, aslında dinler çatışması olduğu daha ilk bakışta anlaşılıyor.

Pekiyi bu tabloyu küresel düzlemde nasıl değerlendireceğiz? Kapitalizmin başarısının pratik ve pragmatik bir başarı olduğu söylenir. Her ne kadar doğuşunda Püritan dindarlık etkili olduysa da,kapitalizmi din dışı görenlerdenim. Kapitalizmin başarısı bir örgütleme başarısıdır. Bu örgütleme sürecine, basit olarak bir sistemik düzeyde bakmamak gerekiyor. Bu aynı zamanda çatışmaları, düzensizlikleri, karşıtlıkları da, yâni anti-sistemik süreçleri de örgütlemektir. Fizikten mülhem ifâde edecek olursak, bu kapitalist hegemonyanın paralel evrenidir. Yazının konusu düşünüldüğünde, yaşadığımız evrede, anti-sistemik unsurları ideolojiler değil, ağırlıklı olarak dinsel hassasiyetlerin çatıştırılması karşılıyor. Hiçbir hegemonya, saf bir dışlama üzerine kurulmaz. C.Schmitt’in egemenlik için vurguladığı, ”istisna koymak” ayrıcalığı ve “dost-düşman” arasında dünyâyı cetvellemek niteliği, hegemonyada karşılığını buluyor. Hegemonya diyalektik bir oluşumdur. Sistemik olarak olarak dostu içerir, düşmanı dışarıda bırakır. Bunun dinsel cetvellemelerde bir karşılığı var. Ama bunun düz bir bakışla, semâvî dinler; meselâ Hristiyanlık- İslâmiyet ekseninde olduğunu düşünmüyorum. Kiliseleri boşalmış bir Batı’nın, “Hristiyan Batı” olarak algılanmasını sorunlu buluyorum. Gramsci’nin kavramıyla ifâde edelim: Kapitalist hegemonya, savaşları “cephe savaşı” olarak başlatmayacak kadar akıllı ve deneyimlidir. Böyle bir cephe savaşında , Guenon’un çarpıcı bir şekilde temas ettiği meta-fizik zaafıyla daha baştan mâlûl olduğunu görür. Daha açık koyalım: Hegemonların paralel evrende örgütlediği ve müspet gördüğü, mistifiye edilmiş her çeşidiyle Paganlık, dışladığı ise İslâmiyet’tir. (Hoş, İslâmiyet’i de paganlaştırmak için yapmadıkları yok). Biraz dikkâtli bakılırsa hegemonların en büyük kültürel yatırımının paganlık güzellemeleri olduğu görülür. Unutmayalım ki bu, ustaca yürütülen bir “mevzi savaşı”dır. Aklı dijital sanal evrenle paganlık arasında salınan o “Rengârenk” Hindistan bu yatırımlar için bulunmaz bir cevherdir.

Hindistan ve Pakistan’ın çatıştırılması, kültürel mevzi savaşlarında gelinen son aşamayı anlatıyor ve kültürel-simgesel düzlemde tam da buraya oturuyor…

 

yeni şafak

 

Google+ WhatsApp