Padişahlar “dediği dedik” miydi?

Padişahlar “dediği dedik” miydi?


İlkokuldan başlayarak bana okutulan ders kitapları, Osmanlı yönetim sisteminin “mutlakıyet” olduğunu, Osmanlı padişahlarının söyledikleri her sözün kanun sayıldığını, Atatürk’ün, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” kuralını getirerek bunu değiştirdiğini, cumhuriyetle birlikte egemenlik hakkının vatandaşlara geçtiğini ve vatandaşların bu hakkı seçimlerde oy kullanmak suretiyle kullandığını yazardı.

Aslında ne Osmanlı padişahları “dediği dedik” (diktatör), ne de Atatürk’ün kurduğu rejim “demokrasi” idi. Meclis’ vardı, ama tek parti hâkimiyeti altındaydı. Vatandaşın gerçek anlamda “seçme” özgürlüğü yoktu. Bu hakkı ancak 1950’de kazandı (46’da, açık oy gizli tasnif esası çerçevesinde yapılan şaibeli seçimi saymıyorum). Kazanır kazanmaz da, CHP’nin kesintisiz/muhalefetsiz 27 yıl süren baskıcı iktidarını yıktı. Demokrat Parti’yi iktidar yaptı.

Yani biz demokrasi ile 1923’te değil, 1950 Mayısında tanıştık. O da on yılda bir yapılan askeri darbe ve müdahalelerle yara-bere içinde bırakıldı.

Neyse…

Ders kitaplarımız ve öğretmenlerimiz vasıtasıyla çocuklarımızın beynine çaktığımız gibi, Osmanlı padişahlarının diktatör olmadığını yabancı pek çok tarihçi ile birlikte Türkiye’de yıllar geçiren Avrupalı gezginler de söylüyor.

Meselâ, L. Castellan 1812’de Paris’te yayınlanan, “Moeurs Usages Costumes des Othomans et Abrégé de Leur Historie” isimli kitabının 28. ve 29. sayfalarında şöyle diyor:

(Padişah), hastalığı sebebiyle bir cuma günü camiye gidemediği için halk galeyana gelmiş, taşkınlık yapmış, Padişah’ı eleştirmiş, bundan dolayı Padişah’ın hastalığı artmış, buna rağmen ertesi Cuma Ayasofya’ya namaza giderek halkı memnun etmeye çalışmıştır.”

Yani halk tepki göstermekten çekinmemiş, Padişah ise, halkın tepkisini görmezden gelememiştir! 

İki taraf da bilinçlidir: Halk tepkisizliğin sorumsuzluğu, sorumsuzluğun nemelâzımcılığı, nemelâzımcılığın cahilliği, cahilliğin ise zulmü ve baskıyı dâvet edeceğini biliyor… 

Şimdi de gelin A. Ubicini’yi dinleyelim: “Osmanlı Devleti şeklen mutlak bir saltanat olmakla beraber, esasına bakıldığı zaman her şeyden önce müesseseleriyle saltanatın tabi olduğu şartlardan ve ondan sonra da dünyanın hiçbir yerinde misli görülmemiş derecede hükümet yetkililerini tadil ve hattâ sınırlandıran örf ve âdetlerinden dolayı yumuşak bir idaredir.” (La Turquie actuelle, 1855 Paris, s.12).

“Bütün Osmanlılar içinde hayat şartlarının eşitsizliğinden şikâyet edebilecek yegâne insan padişahtır. Aynı zamanda hem herkesten üstün, hem herkesten aşağı bir vaziyette bulunan padişah, istediği gibi bir evlilik yapma yetkisinden bile mahrumdur.” (S. 122).

Rumen tarihçi, akademisyen, yazar, şair ve siyasetçi Iorga, on beşinci asırdan on dokuzuncu asra kadar Osmanlı Devleti’ni gezen seyyahların hatıralarını değerlendirdikten sonra, dürüst bir tarihçi vicdanıyla şu hükmü veriyor: “Bugün Doğu’nun son derece geniş sahalarıyla Hıristiyan Batı’nın birçok zengin eyaletlerine hâkim olan Osmanlı cemiyetine demokrasi zihniyetinin hâkimiyeti ilk günlerinden itibaren hiçbir fasılaya uğramadan devam etmiştir.” (Les voyageurs français dans l’Orient européen, Paris 1928, s. 44)

Chalcondyle: “Osmanlı ülkesinin hiçbir tarafında halktan üstün sayılabilecek beylerle asilzâdelerden oluşmuş hiç bir yüksek tabaka yahut soylular sınıfı yoktur.” (Chalcondyle, Histoire générale des Turc, Paris, 1662).

James Baker: “Osmanlı memleketini gezerken, bütün insanların eşit olduğunu ilân eden İslâm kanunlarının dürüstçe uygulanışı karşısında derin düşüncelere daldım.” (James Baker, Turkey in Europe, Londra, 1877).

Soru şu: Neden hâlâ çocuklarımıza yalan söyleme gereği duyuyoruz?

Google+ WhatsApp