Padişah aşkı

Padişah aşkı


Bu topraklar, zaman zaman “devlerin aşkı”na şahit olmuştur. Hükümdarlıkta “dev” olanlar, bir cariye karşısında bazen acze düşmüş, inim inim inlemek zorunda kalmıştır:

“Merdüm-i dideme bilmem ne füsun etti felek,

“Giryemi etti füzun, eşkimi hun etti felek;

Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan,

“Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek.”

(Gözlerime felek nasıl bir büyü yaptı bilmiyorum/ Ama çok fazla ağlattı, özümü kan içinde bıraktı, aşkımı arttırdı/ Aslanlar bile gücümün korkusundan titrerken/ Felek beni bir ceylan gözlüye esir etti).

Bu şiir, Yavuz Padişah’a izafe edilir. Esiri olduğu “ahu (ceylan) gözlü” ise, bir rivayete göre isimsiz bir Türkmen kızı, bir rivayete göre de eşi Hafsa Sultan’dır. 

Ne olursa olsun, Yavuz Sultan Selim gibi alabildiğine realist, alabildiğine öfkeli bir Padişah’ın aşkın önünde dize gelmesi ilginçtir.

Oğlu Kanuni Sultan Süleyman ise aşık olduğu Hürrem Sultan’a yazdığı meşhur şiirinde tüm varlığını, hatta bir gün var olacağına inandığı her şeyini hiç yüksünmeden “Stanbulum, Karaman’ım, diyar-ı milket-i Rum’um/ Bedahşan’ım (lâl madeni çıktığı için çok kıymetli bir bölgedir) ve Kıpçağım ve Bağdad’ım, Horasanım” diyerek sevdiğinin ayaklarına sermiştir…

Sultan I. Abdülhamid de öyle: Büyük dedesi Kanuni gibi, o da bir cariyeye âşık olmuş, adı “Ruhşah” olan “köle kız”a, sultanlara lâyık mektuplar yazmıştır. 

Bunlardan biri şöyledir: 

“Abdülhamid, Ruhşah’ına kul kurban olsun. Bir kusur ile beni unutma. Benim vücudum toprak oluncaya kadar senden vazgeçersem, Allah bana lâyık olduğumu versin… 

“Efendim; gideyim, belki beni götür diye buyurursun diyorum, ama sen bana götür demiyorsun. İnşallah-u Tealâ ömrümüz oldukça birbirimizin oluruz. Canım efendim, ben ayağına yüzümü sürerek senden rica ediyorum…” 

Ya Mimar Koca Sinan?..

Eserlerine “aşk” katmasaydı, eserleri bu kadar etkileyici olur muydu?

Belgesi yok, ama Mihrimah Sultan adına Üsküdar’da ve Edirnekapı’da inşa ettiği camiler, aşkın “vecd” haline dönüştüğünün resmidir.

Ayrıca aşkın belgesi zaten olmaz! Şairin şiirinde, mimarın eserinde okunur.

Bugün de hayranlık ve şaşkınlıkla seyrettiğimiz eski camilerin, çeşmelerin, türbelerin, köprülerin, resimlerin, heykellerin, katedrallerin, kısacası tüm “anıtsal eser”lerin içinde mutlaka derin bir “aşk” saklıdır. 

Bu durum yürek tellerimize dokunan şarkılar, şiirler, romanlar ve hikâyeler için de geçerlidir. Buhûrizâde Mustafa Itri Efendi’yi meşhur “segâh tekbir”inde, Süleyman Çelebi’yi “mevlid”inde, Yazıcızade Muhammed Efendi’yi “Muhammediye” adlı muhteşem eserinde zirveye ulaştıran şey, kuşkusuz “aşk”tır!..

Eski “eser”leri okurken ya da eski eserlere bakarken, bunu hissetmemek ancak “taş yürekli” olmak yahut tepeleme “güncel olay” dolmakla mümkündür.

“Eser”in “müessir”i aşktır: Bunu yakalayamayınca “eser” anlamını yitirir. Sıradanlaşır. Mâbed “bina”ya,şiir “yazı”ya, hat “kareografi”ye,resim çerçeve”ye, ebru “boya”ya dönüşür. Oysa ebru, “suyun ruhunu kâğıda emzirmek”, mâbed, bağımsız taşlara aşk katmakla yapılabilir. 

Kelimeleri yürekte damıtıp aşkla kundaklayabilirseniz ancak şiir yazabilirsiniz…

Resim ise, insanın iç dünyasındaki renk skalasını tuvale en uyumlu biçimde emdirmektir.

Ya hat sanatı?.. Diviti aşkın gözyaşlarına banarak ancak o güzellemeler yazılabilir. Bazı hattatlar bu uğurda gözlerini neden kaybettiler sanıyorsunuz?

Harfleri raksa getirmek için, aşkın “divit”ini kullanmak gerekiyor. 

NOT: Bana biraz müsaade dostlar, Karadeniz havası alıp döneceğim inşallah.

Google+ WhatsApp