Öteki tarih

Öteki tarih


Rıfat Çadırcı, 1978’in bir ekim gününde, Bağdat’taki evinde kahvaltı yaparken, birden bire kapıya dayanan askerler tarafından karga-tulumba gözaltına alındığında, Irak’ın en tanınmış mimarlarından biriydi. Sebebini anlayamasa da, hakkındaki suçlama “vatana ihanet”ti. Hızlıca -yalnızca bir buçuk dakika- yargılandı ve iki yıl hapse mahkûm edildi. Hapishane sürecinde, eşi Belkıs’ı ve çocuklarını hiç görmeden, 2x1,7 metre boyutlarında bir hücrede tutuldu. Dönemin Irak Devlet Başkanı Ahmed Hasan el Bekr ve iktidarıyla herhangi bir gerilim yaşamış değildi. Kendisine, hangi eyleminin “vatana ihanet” kapsamına girdiği hiç açıklanmadı.

Çadırcı içerde çile doldururken, dışarıda da olağan dışı gelişmeler oluyordu. 16 Temmuz 1979’da, Ahmed Hasan el Bekr, yardımcısı (ve kuzeni) Saddam Hüseyin tarafından devrilmiş, Irak’ta kendine has özellikleri olan bir dönem başlamıştı. Ülkeyi tümüyle kendi kontrolü altına almak isteyen Saddam, otoritesini sağlamlaştırdıktan sonra başlattığı mimarî projelerle de ismini Bağdat ve diğer şehirlere kazımak niyetindeydi. Çadırcı, tam bu noktada yeniden hatırlandı. Kral’ın rüyasının yorumlanması gerektiğinde hapiste olduğu akıllara gelen Hz. Yûsuf misali, 1980’in son aylarında bir sabah hücresine gelen askerler, onu -hapishane kıyafetlerini değiştirmesine bile izin vermeden- doğruca Saddam’ın huzuruna çıkardılar. Irak’ın yeni lideri, çalışmaları nedeniyle zaten iyi tanıdığı Çadırcı’dan, 1982’de Bağdat’ta yapılması planlanan Bağlantısızlar Hareketi Zirvesi için, şehrin hazırlanmasını talep ediyordu. Çadırcı, ertesi gün işinin başına döndü.

Ancak etkisi hesaplanmayan bir durum vardı: 22 Eylül 1980’de, Saddam’ın saldırısıyla başlayan ve sonraki sekiz yıl boyunca her iki ülkeyi de her yönden bitap düşüren İran-Irak Savaşı, Çadırcı’ya havale edilen projelerin de akim kalmasına neden oldu. Ülkesinin içinde bulunduğu durumun daha da kötüleşeceğini sezen Çadırcı, ailesiyle birlikte 1982’de Irak’tan ayrıldı. Yolu önce İngiltere’ye, ardından da ABD’ye uzandı. Sonraki 20 yıl boyunca Harvard Üniversitesi’nde mimarî felsefesiyle ilgili dersler ve seminerler verdi.

Rıfat Çadırcı, Irak’ın önemli hukukçu ve siyaset adamlarından Kâmil Çadırcı’nın (1897-1968) oğlu olarak, 6 Aralık 1926’da Bağdat’ta doğdu. Yüksek öğrenimini Londra’da tamamladıktan sonra, 1952’de ülkesine dönerek mimarlık faaliyetlerine başladı. Modern tarzla geleneksel öğeleri harmanladığı tasarımlarıyla, kısa sürede ün kazandı. Bağdat’ın simgesi haline gelen, Tahrir Meydanı’ndaki Özgürlük Anıtı (1958), Firdevs Meydanı’ndaki Meçhul Asker Anıtı (1959. Çadırcı’nın bu eseri, 1982’de Saddam Hüseyin heykeliyle değiştirildi. 2003’teki Amerikan işgaliyle, Saddam heykeli yıkıldı.), Tütün Tekeli Binası (1965) ve Bağdat Merkez Postane Binası (1975), Çadırcı’nın en bilinen eserleridir. Bunlar dışında, Arap dünyasının hemen her ülkesinde çok sayıda resmî ve sivil yapı, onun imzasını taşımaktadır. 1986’da, “mimarî dünyasının Oscar’ı” olarak bilinen Ağa Han Mimarlık Ödülü’ne lâyık görülen Çadırcı, 1982’de İngiliz Kraliyet Mimarlık Enstitüsü’ne, 1987’de de Amerikan Mimarlar Enstitüsü’ne üye olarak kabul edildi.

Mimarlığın teorik altyapısı konusundaki çalışmaları nedeniyle “yapı filozofu” unvanıyla anılan Rıfat Çadırcı, geçtiğimiz hafta, 10 Nisan günü, koronavirüs nedeniyle Londra’da hayatını kaybetti. 94 yaşında ölen Çadırcı, -2016’da ABD’de hayatını kaybeden Zahâ Hadîd gibi- dünya çapında kendisini kabul ettirmiş bir Iraklıydı. Çadırcı, Hadîd kadar “uçuk” projelere imza atmasa da, her ikisi de mimarlığın modern tarihine isimlerini şimdiden yazdırdı. Açtıkları çığır ve yetiştirdikleri öğrenciler, onların üsluplarını yeni yorumlarla devam ettirecek.

Rıfat Çadırcı örneği, Ortadoğu yakın tarihinin birkaç farklı noktadan ve eş zamanlı olarak ele alınması gerektiğini hatırlatıyor. Siyasî tarih bütün hoyratlığıyla ve somut tezahürleriyle akmaya devam ederken, aynı zamanda sanatın, edebiyatın, kültürün, müziğin ve insanoğlunun iştigal ettiği diğer sanatların da tarihi kendi mecrasında seyrüseferini sürdürüyor.

Şöyle bir hayalim var:

Uzmanlardan oluşan kalabalık bir ekip, kendi aralarında işbölümü yapsa… Ortadoğu’nun siyasî, kültürel, edebî, mimarî vb. tarihi kaleme alınsa… Kişiler, akımlar ve dönemler arasındaki geçişkenlikleri, işbirliğini veya çatışmaları, bu sayede net bir şekilde görsek… Böylece, tarihin bir boyutuna odaklanırken, diğer boyutları gözden kaçırma tuzağına düşmesek… Ve karşımızda, daha net ve duru bir manzara şekillense… Bence, imkânsız değil.

Google+ WhatsApp