Osmanlı’da şeyhler, hocalar-hacılar ve devlet

Osmanlı’da şeyhler, hocalar-hacılar ve devlet


Önceki yazılarımızda “Osmanlı Devleti sözün tam mânasıyla bir Şeyhler-Müritler Devletidir” demiştik ya bunu örneklerle biraz açmamız gerekiyor…

Hemen hemen her padişah bir tarikata mensuptur, bir şeyhe bağladır (önceki iki yazımızda özetlemeye çalıştık). Ayrıca devletin vurucu gücü olan Yeniçeri ve Sipahi ocakları da “ehl-i tarik”tir…

Zaten devlet, Şeyh Edebali tekkesinde kurulmuş, temelleri Edebali öğütleriyle atılmıştır (Şeyh Efendi’nin Osman Gazi’ye öğütleri).

Osmanlı’da, kim olursa olsun, neye inanırsa inansın, nasıl giyinirse giyinsin insanlar hürdür... (İnsan hürdür, çünkü kuldur).

Bunu Müslüman din adamlarının kontrolündeki hukuk denetler.

Osmanlı’da “hak kuvvette” (günümüzün kuvvetliysen haklısın anlayışı) değil, “kuvvet hakta”dır (haklıysan kuvvetlisin anlayışı).

Bunu da yine hukuk denetler...

Padişahlar bile adliyeye karışamaz, hatta gerektiğinde yargılanabilir ve mahkum olabilirler (Fatih Sultan Mehmed’le Mimar İpsilantı Efendi Davası).

Hatta Kadı’nın yetkisi Padişahı mahkemeden kovmaya bile yetecek kadar geniştir.

Aşağıdaki kıssa, Osmanzade Taib’i“Hadikat-üs Selatin” isimli eserinde anlatılıyor…

Özet olarak, Yıldırım Bayezid’in mahkemede şahitlik etmesi gerekmiştir. Kalkıp gidiyor. Padişahı, Osmanlı’nın Başkadı’sı Muhammed Şemsüddin Fenari karşılıyor ve “Terk-i cemaat eyledüğün şuyu’ bulmağılen, şahadetün caiz değildür” diyerek şahitliğini reddediyor. Padişah ne yapıyor dersiniz, cemaate devam etmeye başlıyor: “Hünkâr, saray-ı hümayunları pişgahında bir camii şerif bina idüb evkaat-ı hamsede cemaate müdavemet buyurdular.”

Fatih’in, Sadrazam Mahmud Paşa’ya yakınması meşhurdur:

“Bu pîre (Ak Şemseddin) hürmetim ihtiyarsızdır. Yanında heyecanlanırım, ellerim titrer!”

Şimdi gelin, Fatih Sultan Mehmed’le, meşhur hocası Ak Şemseddin arasında geçen bir hâdiseyi “Şekaayık-ı Nûmâniyye Tercümesi”nden okuyalım: 

“...mülâkat eyledikte (Sultan II. Mehmed’le konuşurken) Şeyh Hazretleri yan yatur bulunub asla vaziyetini değiştirmedi. Padişah, Şeyh Hazretlerinin elini öpüp, ‘Sana bir hacet içün geldüm ki birkaç gün beni halvete koyup (dersine alıp) irşâd eyleyesün. Bir dem senun dersunde bulunma lezzeti cihan padişahlığından ağlebdur’ (öğrencilikteki lezzet padişahlıktaki lezzetten fazladır) deyicek, Şeyh Hazretleri, Padişahın bu kelâmını sem’-i kabule almayub rıza kulağı ile dinlemedi (Padişahın öğrenciliğe dönme isteğini kabul etmedi). Padişah sâmî-makam, ısrar ve ihrâm idüp üç dört kerre ‘Elbette umup beklediğim hâsıl olıcek ve istedüğüm yerine gelecektür’ dedikte, Şeyh Hazretleri yine raddeyleyüb bu hususa müsaade eylemedi. Nihayet Padişah Hazretleri gazaba gelüb, husûs-ı mezbûr (bahsi geçen husus) için, ‘Bir Türk (herhangi biri) bir kere söylese kabul edüb halvete idhal edersin (dersine alırsın), ben sana nice kere söylemişken sözümü kabul itmezsün’ dedikte Şeyh Hazretleri cevap virüb: ‘Meşâyih-i izâmın halvetinde (şeyhlerinin dersinde) bir lezzet vardır ki, ana dahil olan emr-i saltanat gözünde olmayub, dünya gözünden silinub saltanat geçub gitmek mukarrerdir (Talebelik padişahlıktan daha lezzetlidir. Bunu tadan padişahlıktan kopar). Bu sebeple ahval (durumlar) bozulub, her birimiz bu hale sebeb olmakla Allah’ın gazabına uğrayarak günahkâr olmak lâzım gelür’ dedikten sonra, makamının icabı üzre adl ü insafa, doğruluğa ve saltanat merasimine müteallik âşikar ve malûm olan söz ve nasihatleri ifâde eyledi.”

Fatih bunu yaşarken, “Padişah-ı Cihan” ve “Roma İmparatoru” idi. Fakat Ak Şemseddin de “Hoca gibi Hoca”, “Şeyh gibi Şeyh”ti.

Yarın inşallah “Yavuz ve Sümbül Sinan Olayı”na bakalım…

Google+ WhatsApp