Osmanlı’da sanat var mıydı? (2)

Osmanlı’da sanat var mıydı? (2)


Osmanlı’da sanat var mıydı? (2)

 

 

Osmanlı’nın nazarında ebedileşmenin ölçüsü faydasız bir heykel yontmak değil, bir mâbede imza atmak ya da insanlığın hayrına hizmet edecek bir medreseye kubbe çakmaktı. 

Özenle yontup her birini sanat eserine dönüştürdüğü mezar taşlarında bile ebediyet emelînin yansımaları açıkça görülür.

Öte yandan bugün müzelerde zevkle seyrettiğimiz şaheser beşiklerde insana verdiği değerin ölçüsü saklıdır...

Şu tespiti yapmakta mahzur yok: Osmanlı, «Beşikten mezara ilim» emrine uygun olarak, san’atı beşikten mezara kadar bütün hayata yaymış, ancak faydacılığı esas almıştır.

Bu idrak olmasaydı, hâlâ kullanılabilir durumda bunca tarihî eser bize miras kalır mıydı?

***

Osmanlı ceddimiz sanatı toplumların ebedî dinamiği olarak görüyordu. Ebediyeti kendi çağıyla paylaştıktan sonra, çağlar ötesine taşıyan insana da  “sanatçı”diyordu.

Sanat eseri ise; hem kendi çağının (en) güzellemesi, hem de çağlar sonrasına en muhteşem miras; ayrıca da, insandan insana bir büyük armağandı.

Roman yalın olarak, bugünkü biçimi ve tekniği içinde algılanırsa, bir Batı sanatı, ancak olay bu kadar basite indirgenemez düşüncesindeyim. Bugünkü biçimi, tekniği, biraz da işlevi açısından Batılı, evet; fakat kökeni itibariyle Şarklı (Doğulu) da sayılabilir. Çünkü Batı’daki roman ağacı, Doğudaki masalların, kıssaların, menkıbelerin köklerinde yeşerdi.

Hayatın hemen her alanında yaşanan “tamlama” burada da yaşandı: Doğu bir büyük heyecanla arayıp buldu, Batı ise soğukkanlılıkla büyüttü, geliştirdi.  

Tespit çok mu iddialı? Öyleyse şunu dinleyin: “Batı’nın romanı” kıssa ve menkıbe olarak İslam kültürünün kaynaklarında var. [Örnek: Kur’an’daki kıssalarla, kimi temel kaynaklardaki menkıbeler] Öyleyse niye mi gelişmedi?..

Belki geliştiremedi. Belki de geliştirebilirdi, ama Müslümanın hayat felsefesine aykırı unsurlar taşıdığını görüp reddetti. Gerçekten de roman fazla teşhirci, aşırı meraklı, çok incitici, hatta zaman zaman da yıkıcı bir tarz. 

Bu yüzden olsa gerek, Osmanlı romanla barışamadı. Yoksa hayatın her alanıyla yakından ilgilenen bir yapılanma, romana niye küskün kalsın? Belli ki faydalı bulmadı. Belki—hatta— zararlı buldu. Romandan beslenmek yerine, eski devirleri, eski hayalleri güne taşıyan menkıbelerden, kıssalardan, masallardan, destanlardan beslenmeyi yeğledi. Bunları kendi hayat felsefesine daha uygun buldu. Uygundu çünkü kıssalarla menkıbeler hem geçmişin deneyimlerini güne taşıyorlar, hem de faydacı kurgularıyla topluma yol ve yön gösteriyorlardı. Ayrıca referansları da Kur’an’dı.

Aynı zamanda kıssalar, menkıbeler, destanlar fetih tefekkürünün de birer parçalarıydı: Hep birlikte toplumsal aksiyonun temellerini örüyorlardı...

Romanı çok fazla hayalci de buldular galiba...

Ama sırf “hayalci” diye ilgilenmemeleri mümkün değil. Onun yanı sıra belki fazla hedefsiz (serseri), fazla başıboş, buna karşılık fazla meraklı ve iddialı buldular. Osmanlı başıboşluk gibi aşırı merak ve iddiayı da hoş görmez. Hele de hedefsizliği bir büyük facia sayar. Çünkü biliyorsunuz, Osmanlı toplumu hedefini kesin hatlarla belirlemiş ve her şeyi disipline etmiş bir toplumdu. Ayrıca çok ufukluydu...

Ufuklu toplumlar hayal kurmayı bilirler. Osmanlının engin ve zengin hayalleri vardı: Meselâ bir aralık İlâ-i Kelimetullah meküresinin özü ve özetine dönüşen “Kızılelma” ideali, sınırsız hayallerin simgesidir: Sınırsız hayallerin ve geniş ufukluluğun...

Şimdi soru şu: Geniş ufku, idealleri, hedefleri ve hayalleri olan bir toplum romandan neden sakınmış, ya da şöyle sorayım, romana neden direnmiş?

Bunun sebebi, bence, romanın yüklendiği misyonda aranmalı.

***

“Romanın misyonu teşhir, malzemesi aşırı tecessüstür ...”

Bu, rahmetli Cemil Meriç’in çok yerinde bir tespiti… Roman gerçekten de fazla meraklıdır. Her şeyle bire bir ilgilenir. Her yere girmek, her aksaklığı, her kusuru bulmak ve her şeyi herkese göstermek ister. Fakat hiçbir çözüm üretmez. İnsanlara kaotik bir oluşum sunar.

 

yeni akit

Google+ WhatsApp