Osmanlı padişahları neden hacca gitmediler? -2-

Osmanlı padişahları neden hacca gitmediler? -2-


Osmanlı padişahları neden hacca gitmediler? -2-

 

 

Dün anlatmaya çalıştığım zaruri sebepler yüzünden padişahlar hacca gidemediler, ama mutlaka her yıl hacca “vekil heyeti” gönderdiler. Ayrıca da her yıl “Sürre Alayı” ile Mekke ve Medine halkını altına boğar, bölgede tek bir fukara bırakmazlardı. Peygamber mirasına da ölümüne sahip çıkarlardı.

Önemli bulduğum bu sorunun cevabını, tekrara düşme pahasına, biraz daha detaylandırmak istiyorum…

Osmanlı padişahları hacca gitmediler, çünkü;

1. İletişim ve ulaşım imkânlarının son derece sınırlı olduğu bir savaşlar ve isyanlar çağında padişahların uzun süreli olarak başkentten ayrılmaları, (hac yolculuğu üç ay kadar sürebiliyordu) devletin varlığını tehlikeye düşürebilirdi.

2. Padişahların uzak bir yere gitmesi, kuşkusuz herhangi birinin gitmesiyle aynı olamazdı. Uzun yol boyunca uğrayabilecekleri saldırıları püskürtmek için büyük bir orduyla hareket etmeleri gerekirdi. Ayrıca da hanımlarını, hizmetkârlarını, aşçılarını, muhafızlarını, vezirlerini ve danışmanlarını beraberlerinde götürmek zorundaydılar. Ayrıca geçtikleri her beldenin önderleri, devlet geleneğinin bir icabı olarak, padişahı merasimle karşılayıp merasimle uğurlayacaklardı...

Bütün bunlar için büyük masraflara katlanmak lâzımdı. Gerçi devlet zengindi, ancak, padişah da olsalar, kişisel ibadetlerinin faturasını devlete yükleyemezlerdi. Bu öncelikle hukuka, sonra da millete haksızlık olurdu.

Kendi keselerinden karşılamaları ise mümkün değildi: Çünkü hiçbir padişahın büyük bir orduyu İstanbul’dan Hicaz’a götürüp getirecek parası yoktu.

3. Bütün bunları ve benzer mahzurları dikkate alan Osmanlı uleması (ki aralarında Molla Gürani, Ak Şemsüddin, Molla Zeyrek, Molla Fenari, Ebussuud Efendi, Zembilli Ali Cemali Efendi, Molla İbn-i Kemal gibi, din ve hukuk bilgisi tartışılamaz alimler de var) padişahların hacca gitmesine izin vermedi. 

Dolayısıyla padişahlar hacca gitmediler. Ancak Peygamber-i Âlişan Efendimiz’i, ashabını ve ailelerini çok sevdiklerine hayatları şahittir.

Örnek olarak: Fatih, Bizans’ı O’nun aşkına (bir hadisinin ışığında) fethetti. Kendisine bir saray yaptırması gerektiğini söyleyenlere, Eba Eyyube’l-Ensari’yi kastederek: “O güzel Peygamberin mihmandarını bulup, ona bir türbe yaptırmadan kendime bir saray yaptırmaya hayâ ederim” dedi. 

Ak Şemseddin, Eba Eyyûb’un kabrini bulur bulmaz, padişah oraya koştu ve ceddi Osman Gazi’nin kılıcını, Eba Eyyûb huzurunda kuşandı. Sünnete bağlı kalacağına huzurda and içti.

Yavuz Padişah, adı hutbede “Hicaz’ın hâkimi” diye okununca, şöyle feryat etti: “Hayır, sadece hizmetkârıyız!” 

Zaten Mısır Seferi’ne Efendimizin rüyasına girip talimat vermesiyle çıkmış, Cengiz Han ve Büyük İskender gibi cihangirlere diz çöktüren Sina Çölü’nü peygamberinin aşkıyla geçerken, önünde zaman zaman Efendisini görmüş, ata binmesini isteyen hocası İbn-i Kemal’e, ağlayarak şöyle demişti: 

“Peygamberim önümde yaya yürürken ben hangi yüzle ata binerim!”

Ve Kâbe’nin avlusunu süpürttüğü tavus kuşu tüylerinden birini tacına takmıştı…

Çoğu Peygamber Efendimiz’in yadigârı olan Kutsal Emanetler’in başında, kesintisiz yirmi dört saat Kur’ân okunması için otuz dokuz hafız görevlendirmiş, kırkıncı hafız olarak da listeye kendini yazdırmıştı: Elfakir, Selim… 

Kendine “fakir” diyen adam hem Osmanlı Padişahı, hem Doğu Roma İmparatoru, hem de Emir-el Mü’minindi (Mü’minlerin Emiri).

Sultan Birinci Ahmed, Resulüllah’ın mescidine yedinci minareyi ekletmeden altı minareli camiini yaptırmadı (Sultan Ahmed Camii). 

Ve Efendisinin mübarek ayak izini, “N’ola başımda tacım gibi taşısam daim”diyerek, sorguç niyetine tacının üzerine koydu. 

Kısaca söylemek gerekirse, çoğu Osmanlı padişahları, Resulüllah’a ve sünnetine yürekten bağlı yaşadılar. 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp