Osmanlı padişahları diktatör müydü?

Osmanlı padişahları diktatör müydü?


Osmanlı padişahları diktatör müydü?

 

 

Halkın teveccühüne mazhar olup girdiği tüm seçimleri büyük farkla kazanan Sayın Cumhurbaşkanımıza CHP yöneticileri ve seçmenleri “diktatör” deyip duruyorlar.

“Diktatör görmek istiyorsanız kendi parti tarihinize bakın” diyesi geliyor, insanın. Bize de böyle okutmuşlardı. Ders kitaplarımıza göre, Menderes “diktatör”, Sultan Abdülhamid“diktatör”,  hatta tüm Osmanlı padişahları “diktatör”dü…

Ama devr-i iktidarında “Milli Şef” saltanatı sürdürmüş olan İsmet Paşa “demokrat”tı! “Resmi tarih” su tez üzerine kurulmuştu.

“Resmî tarih-gayriresmî tarih” çelişkisine ilk tosladığımda, ortaokul öğrencisiydim. Tarih dersimize de gelen okul müdürü, kendim gibi “edebiyattan anlayan” bir “deli” daha bulup okul gazetesini (duvar gazetesi çapında) çıkarmamı istemişti…

Hemen bir yardımcı buldum. İki arkadaş el ele verdik, güzel bir okul gazetesi oluşturup duvara astık. Ne var ki, okuduğumuz tarih kitabını eleştirme gafletinde bulunmuştum. (O benim ilk başyazımdı)

Temelde haklıydım elbet: Haklıydım, çünkü kitap Sultan Abdülhamid konusunu işlerken, onu tahttan indirenleri “vatansever” gösterip övüyor, ama Birinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’yi anlatırken, aynı kadroya “vatan haini” anlamına gelen ifadeler kullanıyor, bir bakıma yerin dibine batırıyordu.

Bu çelişkiyi satır satır kitaptan aktardıktan sonra, “Hangisi doğru? Bu insanların vatansever olduğu mu, yoksa vatan haini olduğu mu?” diye sormuştum.

Duvar gazetemin ömrü, bu merakım yüzünden çok kısa oldu. Duvarda ancak yarım saat kadar kalabildi. Çarşıya kadar gidip döndüğümde, gazeteyi astığım duvarın boşluğuna çarpıldım. Meğer Müdür Bey, makalemi okur okumaz gazeteyi indirmiş, benim de bulunup odasına gönderilmemi emretmişti…

Bu, yazımı yayınlayan ilk gazetenin, idare tarafından kapatılması ve bir “fikir suçlusu” olarak, benim yönetim tarafından, ilk kez sorgulanışımdı. (Maalesef bunun sonu hiç gelmedi)

Müdür Bey’in odasına girdim. Babacan yönleri de olan sert mizaçlı bir yöneticiydi. Beni karşısına oturtup önce biraz azarladı: “Sana gazete çıkar dedikse ortalığı karıştır demedik. Sana mı kaldı devletin kitabını tenkit etmek…” 

Sonra hafiften gülümsedi. Gözlerimin içine baktı ve iki satır öğüt verdi: 

“Bak evlâdım, bu kafayla gidersen, hayatın boyunca başın beladan kurtulmaz. Soruların doğru, ama sorma. Hele okulunu bitir, büyü, bir yerlere gel, bir baltaya sap ol; bunları ondan sonra konuşur, yazarsın.” 

(Not: Aradan yıllar geçti; yıllar boyu okudum, yazdım, gazetecilikten emekliye ayrıldım; ama hâlâ inandığımı yaşayamıyor, düşündüğümü yazamıyorum. Hâlâ “sus, söyleme” diyorlar, “söylersen başın derde girer!”

Üstelik yüzlerce yıldır böyle: Mehmed Âkif de “sus”turulmaktan yakınmış, Yunus Emre de...

Âkif, “Ağlarım ağlatamam, hissederim söyleyemem/ Dili yok kalbimin ondan ne kadar bîzarım!” diye inlerken, Yunus, “Derviş Yunus, sana ‘söyleme’ derler/ Ya ben öleyim mi, söylemeyince?” diye feryat ediyor.

Görünen o ki, düşünen insanların ortak derdi, düşündüğünü aktaramamak…

Dolayısıyla, paylaşamamak: Bu da düşünceyi çileye dönüştürüp düşünen insanı “çilekeş” yapıyor!..

Üstad Necip Fazıl’ın, şiir kitabına “Çile” ismini vermesi boşuna değil: Düşünmek, bu ülkede “çile”dir!..

Hele bir de “aykırı” düşünüyor ve devletin “resmî” teziyle çatışıyorsanız, dünya cehennemi sizi bekliyor demektir: Yan ve öl!..

Yine de fikir öldürülemiyor:Yanması için ateşlere atılan fikirler, Nemrutateşinden çıkan İbrahim misali, pişip olgunlaşarak daha güçlü bir şekilde geri dönüyorlar.

Şimdi gelelim, “resmî tarih--gayr-i resmî tarih” (resmi olmayanı) çelişkisine…

Din ve tarih dâhil, her şey bir ikilem içinde ele alınıyor Türkiye’mizde. Bu yüzden hem her şey muğlak kalıyor, hem de tartışmalar çabucak kavgaya dönüşüyor…

İdeolojinin (rahmetli Cemil Meriç’in deyişiyle, “deli gömleği”) tuzağıdır bu toplumlara; biz galiba böyle bir tuzağa düştük!

Aslında resmi mülâhazaların giremeyeceği iki alan söyle deseler, tereddütsüz“din” ve “tarih” deriz. Hazin ki en çok bu alanlara girmiş, görüş bildirmiş, hükümler vermiş…

Sadece totaliter rejimlerde rastlanabilen bu anlayış, Türkiye Cumhuriyeti’nin yakasını hiç bırakmamış…

Tabii “ifrat”“tefrit”i doğurmuş. Her ifrat kendi alternatifini üretmiş. Meselâ, “resmi tarih”in (ki ders kitaplarında somutlaşır) “Kızıl Sultan” dediği Abdülhamid Han, alternatifinde “Ulu Hakan” olarak selamlanmış, resmi tarihin “vatan haini”ilan ettiği Sultan Vahdettin, (doğrusu Vahidüddin) “büyük vatansever” olmuş. Etraflarında saflaşmalar meydana gelmiş. İki tarafın bilgi sahibi olmadan kanaat sahibi olmuş fanatikleri, tarihi kişilerle olaylara salt tarih ilmi açısından yaklaşan dürüst tarihçiyi konudan uzak tutmuş. Dolayısıyla gerçek Abdülhamid’le gerçek Vahdettin, tarihimizin diğer bazı “gerçek”leri gibi, kaynayıp gitmişler.

Tarihe siyaset karıştırmanın, tarihi, güncel ideolojik çatışmaların kaynağına dönüştürmenin böyle mahzurları oluyor. Ve bu mahzurlarla malul hale gelmiş milletler bir türlü dirilemiyorlar. (Faşist ve komünist ülkeler örneğinde görüldüğü gibi)

 

yeni akit

Google+ WhatsApp