“Osmanlı Müslümanı” ve “Modern Müslüman” 2

“Osmanlı Müslümanı” ve “Modern Müslüman” 2


“Osmanlı Müslümanı” ve “Modern Müslüman” 2

 

 

Yabancı gezginler Osmanlı insanının tevekkülüne hayrandılar. 

Fransız gezginlerden Du Loir, “Türkler herhangi bir intikam hissi beslemekten son derece çekinirler” diyor… 

La Baronne Durand de Fontmange, “Osmanlı’da ne iğfâl edilmiş kız hikâyeleri, ne sokakta bulunmuş çocuk, ne düello, ne de intihar var” diyerek, toplumsal yapımızın Avrupa karşısındaki farkını ortaya koyuyor.

5. Ya sabır!

“Osmanlı Müslümanı”nın “olmazsa olmaz”ı, “sabır”dır… Bu konuda da “rol-model”i “Devr-i Saâdet”tir. 

Böyle olduğu içindir ki, “Osmanlı Müslümanı” sadece sıkıntı, musibet, haksızlık karşısında değil, hayatın tüm getirileri ve götürüleri karşısında sabrederdi. 

Fakirliğin getirdiği sıkıntıları sabrıyla aşar, öfkesini sabrıyla yener, arzularını sabrıyla dengeler, insani ihtiraslarını sabrıyla frenlerdi.

Ne başarı karşısında şımarır, kibirlenir, ne de mağlubiyet karşısında umutsuzluğa kilitlenirdi.

Çünkü hayata “tevhid” penceresinden bakardı. Bu pencereden görünen her güzelliğe “Sanii Zülcelâlın eseri” olarak saygı duyardı. O kadar ki, hayvanlar ve bitkiler de bu “saygı”lı yaklaşımdan nasiplerini alırdı.

Türk-İslâm düşmanı Guer’i hayretler içinde bırakıp, “İstanbul’da, sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür...” dedirten çevre duyarlılığının kaynağı işte bu bakış açısıdır.

İnsana bakışı da böyleydi: “Yaradandan ötürü” yaradılanı hoş görürdü. İnsanların farklılıklarını zenginlik sayar, kimseyi inancından, itikadından, ibadetinden, kıyafetinden dolayı horlamazdı.

Kısacası, Osmanlıların hayatı “zikir-fikir-şükür” çerçeveliydi. Yağmurda “rahmet”, karda “beyaz kefen-ölüm”, baharda “diriliş”, depremde “hikmet”,kazada “rıza” görür, her türlü felakette “saadet”in tecellisini beklerdi…

Şimdiki gibi yağmura “sel”, kara “felaket”, depreme “kıyamet” gözüyle bakmaz, kazaya “isyan” etmezlerdi.

Hayata Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın gözüyle bakar, “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler” derlerdi.

Hayretleri bile zikirdi: Hayrete düştüklerinde şimdi olduğu gibi “Vaaaav yaaaa!..”diye Amerikan kırması çığlıklar atmazlardı. Duygularını “Allah Allah”, “Fesübhanallah”, “Lailahe İllallah”, “Tövbe estağfurullah”, “Neuzubillah”, “Hasbinallah” gibi kelimelerle ifade ederlerdi.

Her işe “Bismillah” ile başlar, sakınmak istediklerinde “Neuzubillah” der, haksızlığa uğramaları karşısında “Hasbünallâhü ve ni’mel-vekîl!” diyerek “tevekkül” ederlerdi.

Kızdıklarında en çok, “Lâ havle” (velâ kuvvete illâ billâh-il aliy-yil azim) çekerler, beddua yerine “Hay Allâh derdini alsın!” türünden dua mırıldanırlar, şaşkınlıklarını “Fesübhanallâh!” eşliğinde yenerler, damarlarına basıldığında “Yâ sabır!” diyerek sabrın kuvvetine sığınırlardı.

Tekke ve zâviyelerin duvarları, “Edeb ya hû!”, “bu da geçer ya hû!”, “vazgeç ya hû!”, “hoş gör ya hû!” gibi teselli levhalar süslerdi.

Ticarethanelerin duvarlarında ise mutlaka “Errizku Alellah” levhası asılı olurdu.

Kısacası, toplum “yaşamak” ve “yaşatmak” temelinde yücelmişti.

 

yeni akit

Google+ WhatsApp