Osmanlı insanı okuma-yazma bilmez miydi?

Osmanlı insanı okuma-yazma bilmez miydi?


Osmanlı insanı okuma-yazma bilmez miydi?

 

 

Yazılarım “Akit com”da, yani “e-gazete”de yayınlanıyor.Bazıları bunu fırsat bilip akıllarına ne gelirse yazımın altına döşeniyorlar. Kin döküyorlar, iftira atıyorlar, yazdıklarımla uzaktan yakından ilgisi olmayan şeyler karalayıp “bilgiçlik”taslıyorlar.

Karşıma çıksa iki kelam edemeyecek bir sürü karacahil, “Nasılsa görmüyor”güveni içinde çalakalem yazıyor. 

Sözümona bana “düzen” veriyorlar, öğretiyor”lar…

Çoğunu artık okumuyorum. Çünkü hitap ettiğim kitle açısından umutsuzluğa düşmek istemiyorum. Bir sürü “bilge insan”nın beni okuduğunu, bana özel gelen maillerden anlıyorum.

Bilenle tartışmak çok keyifli, ama bilmeyenle tartışmak cehennem azabıdır. “O belgenin belgesi var mı?” diye soran birine, ben tarihi nasıl anlatayım? İlkokulda verilen bilgileri “gerçek” zannedip bana tarih öğretmeye kalkanlara ben ne diyeyim?

Arkadaşlar! İlkokulda, ortaokulda, lisede, hatta tarih fakültelerinde tarih öğretilmiyor. Orta öğretim sonuna kadar tarih adına öğretilenler “kılıç kalkan”ekibinin yaptıklarıdır. Sadece savaşlar anlatılır. Çocuk hafızalarda öyle bir izlenim kalır ki, Osmanlı tarihi denince akla sadece savaşlar gelir: Ortalık  “kan-revan”olur. Halbuki Osmanlı tarihi aynı zamanda bir “medeniyet inşası”dır. Bu medeniyetin adı “Sünnet Medeniyeti”dir. Sünnet Medeniyeti’ninözü “ilim-iman-ahlâk-şuur-hikmet-irfan”, hedefi “insan-çevre”,  temeli “sevgi-saygı” ve “hoşgörü”dür.

Girdiği tüm savaşları toplasanız, on yılı geçmez. Bunların da çoğu “savunma savaşı”dır. Buna rağmen ders kitaplarımızda Osmanlı “saldırgan” olarak gösterilmekte, bunun karşısına Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh”u çıkarılmaktadır. Misak-ı Milli sınırlarından bu slogan eşliğinde vazgeçtiğimizi, Musul ve Kerkük’ün yine bu slogan eşliğinde İngiltere’ye terk ettiğimizi (1926), yine bu slogan eşliğinde az daha Kıbrıs’ın tümünü Yunanistan’a kaptırdığımızı, 15 Temmuz’da keza aynı slogan eşliğinde (“Yurtta Sulh” sloganı) tepemize bomba yağdırıldığını söylemezler.

Kadim devletler, savaş ve barış konusunda geleceği bağlayan kesin kararlar almazlar. Duruma göre davranırlar. Kural şudur: Savaşmanız gerektiğinde savaşırsınız, saldırıya maruz kaldığınızda “barışçı” nutuklar atamazsınız, ülkenizi, ülkünüzü savunmak zorunda kalırsınız. 

Osmanlı’nın asırlar boyu yaptığı da budur. Kaldı ki, eski asırlarda “diplomasi dili”yoktur, kazanmanın tek yolu “savaşmak”tır. Buna rağmen Osmanlı az savaşmış, vaktinin çoğunu “inşa” ve “ihya”ya ayırmıştır.  

Osmanlı tarihine “kılıç-kalkan ekibi” görüntüsü verdikten sonra, sıra “İnkılâp tarihi”ne gelir ki, tam bir garabettir: Tümü Atatürk methiyelerindenibarettir. 

Çocuk böyle böyle üniversiteye geldi, tarih bölümüne girdi diyelim: Fakülteler tarih değil, “tarih metodolojisi”, yani tarihin nasıl öğrenileceğini öğretirler. Bu yüzden “Ben de tarihçiyim” diye gelen tarih mezunlarını, “inşallah bir gün olursun” diye uğurluyorum. Sadece çok çalışan, çok araştıran, çok yorulan ve tarihle çok yoğrulanlardan bazıları “tarihçi” olur. 

Yani yazılarımın sonuna iliştirilen hezeyanların, kişisel tatmin dışında hiçbir anlamı yoktur. Hemen hemen hepsi bir genellemeden ve ezber döküntülerden ibarettir.

Bir sonraki yazımızda, “Osmanlı’da okur-yazar oranı düşüktü, harf inkılâbı bu yüzden kaçınılmazdı” iddiası ışığında konuyu somutlaştıralım, bakalım ki ne çıkacak?

 

yeni akit

Google+ WhatsApp